Edebiyatla İlk Tanışma | Cumhur Yazgan

Okul öncesi öğretmeni adayları olarak bizi ilgilendiren yaştaki çocuklara uygun kitap bulmakta çok zorlandığımız gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Çocuklara kitap okumayı sevdirecek, onların gelecek yıllarında edebiyatla içli dışlı olmasını sağlayacak kitaplar bulmak bizim için çok zor oldu. Ben kendi gördüklerime göre şunları söyleyebilirim ki; kitapçılarda olsun, gözlem yaptığım okullarda olsun çocukların edebiyatı seveceği veya kitap okumaya ilgi duyacağı kitap sayısı çok az. Çocuk kitaplarında bile kendi ideolojilerini yaymaya çalışan yazarların etkisini görüyoruz. Benim şahsi fikrim, çocuk kitaplarında dini, kültürel veya herhangi bir siyasi fikir belirten konular işlenmemeli. Çocukların gelecek yıllarda daha çok kitap okuması için destekleyecek kitapları bulup çocukların onlarla içli dışlı olmasını istiyoruz aslında ama bu tip kitap bulmak çok zor onun da farkındayım. Bir kaç gün önce Tefrika Yayınevi’nde gördüğüm ve aldığım altı kitaplık çocuk edebiyatı dizisi beni çok mutlu etti. Bu dizinin en güzel özelliği kitaplarda kullanılan isimlerin Türk Edebiyatına etki etmiş şair ve yazarlar olması. Sizi daha fazla merakta bırakmadan ve çok fazla detaya girmeden açıklayacak olursam; bu yayınevi çocukların edebiyatı daha çok sevmeleri, hem de edebiyatımızda önemli yere sahip şair ve yazarları küçük yaşlarda tanımaya başlamaları için şair ve yazarların hayatında önemli bir yere sahip olan nesneleri veya olguları kullanarak çocuk kitabı haline getirmişler. Peki bu kitaplar çocuklara nasıl bir katkı sağlar? Öncelikle belki de hiç birimiz küçükken kaç tane yazar tanıyorduk? Mesela Turgut Uyar’ı, Tezer Özlü’yü veya Oktay Rıfat’ı ve daha bir çok şair ve yazarı biliyor muyduk? Bence büyük çoğunluğumuzun hiç bir fikri yoktu belki 6. veya 7. sınıfta biraz biraz öğrenmeye başlamışızdır. İşte bu diziyle birlikte çocuklar küçük yaşta bu yazarlarla tanışacak ve ilerleyen yıllarda bu yazarların bir kitabını okuduğunda veya bir şiirini okuduğunda fark edecek ki daha küçük bir çocukken tanışmıştı bu yazarlarla. Ayrıca bu dizide kullanılan nesneler şair veya yazarların kitaplarında çokça kullandığı olgulardan veya şairin hayatına bir şekilde etki etmiş olaylardan oluşuyor. Kitapların tamamen uydurma olmadığını da söylemeliyim çünkü yazar ve şairlerin hayat hikayelerinden yola çıkarak yazılmış kitaplardır. Kitapları alıp okuduğunuzda veya incelediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

İlgili arkadaşlar için kitap isimleri:

-Küçük Turgut Uyar ve Saati

-Küçük Behçet Necatigil ve Yıldızı

-Küçük Edip Cansever ve Çiçeği

-Küçük Tezer Özlü ve Gece-Gündüz

-Küçük Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Köpeği

-Küçük Oktay Rıfat ve Yazdığı Şiir

Sumru Özsoy ile Röportaj | Selen Yavuz

​Türkiye’deki işitme engellilerin sayısı rapordan rapora değişiyor. Birleşmiş Milletlerin raporuna göre Türkiye’de 2,5 milyon işitme engelli birey yaşıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1998 yılındaki raporuna göre ise Türkiye’de 400.000 işitme engelli birey yaşıyor, bunların 120.000’i çocuklar ve sadece 7.000’i okula kayıtlı.  

http://turkisaretdili.ku.edu.tr/en/tid.aspx
Boğaziçi Üniversitesi’nde işaret dili ve yapısı üzerine araştırmalar yapan ve dersler veren çok saygıdeğer Sumru Özsoy ile işaret dili ve Türkiye’deki işitme engelli bireylerin karşılaştığı sorunlar üzerine bir sohbet etme şansı bulduk. 

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de ulusallaştırılmış ortak bir işaret dili yok, bu konuyu biraz açabilir misiniz?
Şöyle söyleyeyim, Türkiye’de ortak bir işaret dili yok varsayımı yanlış olur. Ortak bir işaret dili var. Nasıl ki Türkçemizde ağız farkı varsa, işaret dilinde de ona benzer yöreden yöreye ya da kişinin eğitim düzeyine bağlı olarak değişen işaret farklılıkları olabiliyor. Ancak bu işaret diliyle anlaşan iki kişi arasında bir sıkıntı çıkarmayacaktır. Bununla ilgili hep şu örneği veririm mesela “bardacık” desem bilir misiniz? 
Hayır bilmiyorum, nedir?
Ege yöresinden gelseydiniz bilirdiniz mesela. İncir demektir. Ama bu Egelilerle anlaşamayacağımız anlamına gelmiyor değil mi? 
Türkiye’de işitme engelliler için öğretmen yetiştiren lisans/mastır/doktora programlarını barındıran Anadolu Üniversite’sinde öğretmenlere işaret dili öğretilmediğini biliyoruz. 

Bu bahsettiğiniz eğitim sistemi içinde kabul edilemeyecek bir durum bunun farkındayız. Geçtiğimiz seneye kadar işitme engelli öğrencilere eğitim vermek üzere yetişen öğretmenler 4 senelik lisans ve takibindeki süreçte hiç işaret dili öğrenmiyorlardı. Bunun çok yanlış olduğu çok uzun yıllardır söyleniyor ancak her programın kendine özgü bir yöntemi vardı. Ancak şimdilerde YÖK bu duruma el attı ve en azından şimdi işitme engelliler öğretmenliği okuyan öğrenciler için lisans kapsamında bir sene süresince işaret dili dersi alacaklar. Gelin görün ki, bir yabancı dili yoğun hazırlık programlarında bile yalnız İngilizce üzerine yoğunlaşıp bir senede öğrenmek zordur. Siz İngilizceyi bir senede mi öğreniyorsunuz? İlkokuldan başlayıp hazırlığa kadar her sene İngilizce görüyorsunuz ve hala tam olarak öğrenemeyebiliyorsunuz. Ama hiç olmazsa bir yıl başlangıç 

Benim YÖK’te çalışırken kendi deneyimimi paylaşayım. İşitme engelliler okullarından birine ziyarete gittiğimde hiç tahmin etmedim işaret dili bilmiyor olabileceklerini. Oradaki bir öğretmenden öğrendim ki Anadolu Üniversitesinin işitme engelliler için öğretmen yetiştiren bölümünden mezun olup atanmışlar ve işaret dili bilmiyorlar. Kendisi “Sınıfa girdikten 20 dakika sonra son dört senemi çöpe attığımı gördüm.” dedi. Ben de durumu orda anlamıştım. Şimdi en azından YÖK bunu gerekliliğini kabul etti ve bir sene boyunca derslere ek olarak işaret dili öğretilecek. 
Bu noktada uygulama farklılığından ötürü Anadolu Üniversitesi yıllardır programında işaret diline yer vermedi sanıyorum ki. Yani çocukların konuşturulması desteklendiği için ve işaret dili öğrenmenin konuşmaya engel olacağı düşünüldüğü için böyle bir durum ortaya çıkıyor. 

Evet, işitme engellilerin eğitimi üzerine batı yöntem açısından ikiye ayrılmış durumdaydı. Bunlardan bir tanesi işaret dilinin kullanımı, diğeri de oralist dediğimiz işitme engellilerin konuşturulması üzerine olan yöntem. Anadolu Üniversite’sinin yöntemi oralist yöntem üzerine kuruluydu. Ancak şimdi bütün eğitim sisteminde kabul edildiği gibi bütüncül bir yaklaşım izlenilmeye çalışılıyor. Konuşabilen işitme engelli öğrenci de işaret dilini kullanan öğrenci de bu sistemin içinde yer alabilmelidir. Ayrıca konuşmak için sarf edilen zaman ve enerji aktarımı yavaşlattığı durumda işaret dilinin kullanımı büyük önem taşıyor.

Bizim üniversitemizde işitme engelli öğrenci var mı ve onlara ne gibi kolaylıklar sağlanıyor?
Bilmiyorum farkında mısınız ama işitme engelli öğrencilerin 4 yıllık bir bölüme girme oranları çok çok çok düşük. Zaten bu öğrenciler de genellikle Anadolu Üniversitesinin İşitme Engelliler Entegre Yüksek Okulu’nu tercih ediyorlar. Bizim üniversitemizde şimdiye kadar 2 ya da 3 tane oldu. Benim tanıştıklarımdan bir tanesi 14 yaşından sonra yüksek bir yerden düştükten sonra işitme engeline sahip olmuş ve o zamana kadar dili oturtmuştu tabi ki. O kulaklıkla işitme sorununu çözebiliyordu. Bir de doğuştan işitme engelli bir öğrencimiz var. Kendisinin hikayesi biraz enteresan, kendisi bir toplantımızda bahsettiği için anlatıyorum. Kendisiyle muhabbet ettiğinizde işitme engelli olduğunu anlamıyorsunuz katiyen, çünkü ikizi kendisini rahat bırakmıyormuş. İkizi kendisine iyice öğretmiş her şeyi. Bütün ailesi çok yardımcı olmuşlar ona. Şimdi düşünün ÖSS gibi bir sınava girip Boğaziçi’ni kazanabilmiş. 
Bildiğimiz gibi dilin kazanıldığı kritik bir zaman var, işaret dilinin desteklenmediği durumlarda dil ve her şeyin bir anlamı olduğu bu çocuklara nasıl anlatılıyor? İşitme engelli çocuklarda kelime ve kavram şemaları nasıl oluşuyor? 
İşitme engellileri iki sınıfa ayırma gerekiyor. Bunlardan bir tanesi işitme engelli anne babaya doğan işitme engelli çocuklar, diğeri işiten anne babaya doğan işitme engelli çocuklar. Baktığınız zaman ilk bahsettiğim çocuklar şanslı, çünkü dilin var olduğu bir ortama doğuyorlar. Ailenin eğitim ve sosyo-ekonomik gelir düzeyine bağlı olarak, gelişim gösterebiliyor ve doğduğu andan itibaren işaret dilinin kullanımı tetikleniyor. Esas şanssız olanlar ikinci bahsettiğim çocuklar oluyor. Bu durumlarda, maatteessüf, aile bilmediği için çocuklar okula gidene kadar home-sign dediğimiz çok kısıtlı bir sözcük dağarcığı içeren bir yöntemle anlaşıyorlar. Bildiğiniz gibi sözcük dağarcığının kısıtlı olması da çocuğun bilişsel gelişimine engel oluyor. Okula gidene kadar dilsel bir girdi alamıyor çocuk. Eğer işitme engelliler okuluna giderlerse, okulda öğreniyorlar işaret dilini. Her okulun kendine özgü bir işaret dili var, öğretmenler bilmiyor ancak çocuklar kendi aralarında çok güzel anlaşabiliyorlar. Şimdi MEB birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar işitme engelli öğrenciler için işaret dili dersi koydu. Hatta derste kullanılacak bir işaret dili kitabı çıkardı. Ancak onun da uygulamasında hala sorun var. Şöyle ki, işaret dili dersini verecek öğretmenler yazın 3 ya da 4 haftalık bir seminere katılıp birtakım işaretleri öğreniyorlar. Ancak cümle kurmayı ve dilin yapısını öğretmek için işitme engelli bir öğretmen almak gerekiyor. Burada da sorun şu ki, Türkiye’de hiçbir engellinin öğretmen olarak ders verme ehliyeti yok. Bu noktada da işitme engellilere tanınacak uzman öğretmenlik gibi bir durumdan söz ediliyor ancak MEB bunu devreye soktu mu bilmiyorum. Ancak şimdi hiç olmazsa bir ders kitabı çıktı, ilk uygulama yapıldı. En azından bir ilk adım var.
Bizler okul öncesi öğretmenleri adayları olarak mesleğe başladığımızda gerek azınlık öğrencilerle dil farkını nasıl aşabiliriz ve okullarımızda işitme engelli öğrencilere nasıl yardımcı olabiliriz?
Eğer MEB’e atanacaksanız her kurumun belli kuralları var. Siz bu kurallar içinde kendi sorumluluklarınızı bilerek ve özveriyle yaklaşmalısınız. Bir tarih öğretmenine kurum bu kitabı okutacaksınız dediğinde, bunu genişletmek öğretmenin kendi sorumluluğundadır. Bahsettiğiniz iki farklı grubun eğitimi farklı olmalıdır haliyle. Batıda kaynaştırma eğitime başvurulduğu için burada da o uygulanıyor. Avrupa’da eğitim sistemlerinde de farklı uygulamalara gidilebiliyor. Engelli bir öğrencinin bulunduğu kaynaştırma sınıflarda iki öğretmenin birlikte çalışması gibi. Ancak her dersi işaret diliyle anlatabilecek öğretmen bulmak her zaman çok kolay olmayabiliyor, o zaman da sınıfta bir çevirmen bulunması gerekiyor. Batı kendi eğitim sistemine kaynaştırmayı entegre edebiliyor, bakalım Türkiye’de de ders için ilk adımlar atıldı. Umarız uzman öğretmenler de yetişecek. Bu alanda duyarlılığı olan öğretmen adaylarının kendilerini ona göre yetiştirmesi gerekiyor. Bizim okulumuzda 2 dönem işaret dili dersleri açılıyor. İsteğe göre 3. kuru da açıyoruz. Bir dili öğrenmenin yolu pratikten geçer elbette. Bunun için işitme engellilerin dernekleri ve kafeleri var. Aklıma gelenlerden bir tanesi Beşiktaş’taki Dem kafe. Kendisini geliştirmek isteyen öğrenciler buralardan insanlarla tanışıp pratik yapmalıdır.
Türk işaret dilinde fizik, kimya, tarih gibi akademik terimleri aktarabilecek işaretler yok. Bu terimleri de dile katacak olanlar yine dilin kendi kullanıcıları olmak durumunda. İyi eğitim almış öğrencilerin özel eğitime yönelmesi çok önemli. Okulumuzda da görebileceğiniz gibi, umarız üniversitelerdeki sayıları daha da artar, görme engelli öğrenciler ÖSYM gibi bir sınava girip üniversiteyi kazanabiliyorlar. Ancak işitme engelli öğrencilerin bu üniversiteyi kazanabilme sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Özellikle bu çocukların eğitimine yönelmek çok önemli. 
Dil farklılığı yaşadığınız azınlık öğrencilerinin eğitimde ise ilk adım Türkçe’yi onlara öğretmek olmalı. 

​Waldorf yaklaşımına eleştirel bir bakış | Gözde Akoğlu

Sitemizde yazdığımız, anlatmaya çalıştığımız yaklaşımlardan biri de Waldorf akımı. Henüz sizin bir fikriniz yoksa bu konuda, anasayfamıza dönerek, Waldorf  felsefesi hakkında bilgi edinebilirsiniz.Türkiye’de çok fazla bilinmeyen bu yaklaşım ile biz de bu yıl tanışma fırsatı bulduk. Waldorf çocuğa yaklaşımı,kendi felsefesindeki tutarlılığı ve uygulamaları ile oldukça etkileyici. Ancak aklımda bazı soru işaretleri de yok değil. Bu yazım, çocuklarla etkileşimleri inceleyen, farklı akımları merak eden biri olarak, Waldorf gibi bir duayenin yanında , daha yolun çok başındaki bir karınca olarak, naçizane bir eleştiri yazısı (
Waldorf genel olarak sakinlik,duyarlılık temalı bir yaklaşım. Çocuklar her sabah okula geldiklerinde, bir çeşit bitkisel yağ sürünerek karşılanıyorlar. Daha sonrasında da, gün içerisinde, sınıfta sürekli tütsü ve çeşitli kokular yakılıyor. Fikir oldukça hoş. İçeri gelen herkese ister istemez bir sakinlik çöküyor. Enerjilerini asla bitiremeyen afacanlar için uygun bir farkındalık anı hazırlıyor. Genel felsefeye de oldukça uygun bir uygulama. Ancak sınıfın içindeki kokuyu öğretmen tek başına seçiyor. Bazı kokuları hiç ama hiç sevmeyen çocuklar olabilir. her birey ayrı zevklere sahiptir ve sırf bu kokular sebebiyle okuldan soğuyan çocuklar olabilir. siz iş yerinizde istemediğiniz bir kokuyu sürekli solumak ister misiniz? Ya da benim gibi üst solunum yolları ve koku algısı biraz daha hassas olan tipler, bu durumdan oldukça rahatsız olabilir, kokuyu sevmemenin ötesinde. Küçük ve hassas bedenlere daha da dikkat edilmesi gerekir.

Okulda yemek olarak hazmı kolay, ağırlık yapmayacak besinler veriliyor. Haşlanmış hatta çoğu zaman çiğ sebze,buğday ekmeği,meyve ana yemekler. Evet, bunlar ana yemekler ( kulağa oldukça garip geliyor değil mi? Bizim gibi, çocuğu okula geldiğinde ilk sorduğu sorusu ‘Bugün okulda ne yaptın? Ya da ‘Neler öğrendin?’ yerine ‘Bugün okulda ne yedin?’ olan bir toplumda, bu beslenme menüsü  muhtemel itirazlar getirir. İnsan için en önemlisi çocuğu ve temel ihtiyaçlarıdır çünkü. E temel ihtiyacını karşılamıyor diye algılarsa aile, bir çocuğun Türkiye’de böyle bir okula gitmesi çok uzun sürmez. Türkiye uyarlamasında, alternatif olarak menüye, haşlanmış et eklenebilir.

Yemekte ve de gün boyu rezene çayı ikram ettiler bize sunumda. Okullarda gerçek uygulamada da öyle mi bilmiyorum ama rezene çayı mükemmel bir şey! Sakinleşmek istediğiniz anlarda, doğal bir dinginlik veriyor. Yarım bardağı bile oldukça etkili. Çocuklar böyle sakinleştirici şeyleri yiyip içtikten sonra hala koşup oynamaya devam ediyorlarmış ama daha bilinçli olarak. Dinginlik halinde oyunlarını sürdürüyorlarmış. Çocuklarda enerji bitmez tabii ( yetişkinlerin de , fırtınalar kopan fikirleri arasında bir liman görevi görebilir rezene çayı. Alternatif içecekler var tabii yetişkinler için ama rezene de bir seçenek olarak kenarda dursun 😉

Günlük etkinlik akışı içerisinde mutlaka masal anlatımı var. Bu beni çokça etkiledi çünkü masal ya da hikaye anlatılmıyor, çocuklarla birlikte canlandırılıyor. Birlikte üretiyorlar, değiştiriyorlar. Çocuklar bir şekilde kendi hikayelerinin kahramanı ya da yazarı oluyorlar. Böyle çocukların,özgüvenlerinin gelişeceğini,sosyal hayatta kendilerini doğru ve daha iyi ifade edeceklerini söylemeye gerek yok sanırım. Bu etkinliğin başka ve önemli bir katkısı var ki o da dil gelişimi. Her anlatımda bilgi birikimleri artacaktır. Kullandıkları kelimeler değişip gelişecektir. Hayal dünyaları zenginleşirken, üretmenin keyfine varacaklardır. Mimik ve ses tonlarının kullanımı, ifadenin gücünü keşfedeceklerdir. 

Waldorf, aile katılımını da oldukça önemsiyor. Ailenin görevlerinden biri, sırası geldiğinde, okula kendi ürettiği bir yolla katkı sağlamak. Örneğin, bir annenin her çocuğa battaniye örmesi,okulun duvarlarının boyanması gibi. Fikir çok güzel olsa da, uygulamak için en azından 50 yıl kadar geriye gitmek şart sanırım. Sürekli koşuşturan, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için para kazanan ve tüketim toplumuna hizmet eden ailelerin, bu boyutta bir katkı sağlamaları oldukça zor. Katkı boyutu belki daha azaltılırsa,gerçekleştirilebilir. Gerçekleşirse böyle katkılar, aile , okulla tam bir bütünlük sağlayacaktır. Okul , aile için başka bir boyuta taşınacaktır. Aslında böyle uygulamalar, küçük köy ve kasabalarda hala mevcut ama İstanbul’un ortasında, hayal etmesi güç geliyor.

Genel olarak Waldorf harika fikirlere sahip olsa da, biraz günümüzde zor gibi geldi bana. Çouklarımıza dinginliği öğretmeliyiz. Bir durup,sakin kalabilmeyi,sorgulamayı ve fütursuzca ordan oraya koştururken, gerçek uyumu sorgulatmalıyız. Waldorf, bu haliyle biraz fazla gibi geldi, ancak yeniden uyarlanırsa, dinginliği unutmuş nesiller için ilaç gibi gelebilir.

Son notum, rezene çayı ile beni tanıştıran tüm arkadaşlarıma sonsuz teşekkürler ( Yaklaşık  2 haftadır dengelenemeyen düşüncelerim ,biraz olsun durup sakinleşebildi.

Okul Öncesinde Beslenme | Cansu Çakmak

 Okul öncesinde beslenme çocuğun gelişimi ve büyümesine etki eden en. Önemli faktörlerden biridir. Bu yüzden doğru ve sağlıklı bir beslenme düzeni ile çocukların diyetlerinin düzenlenmesi son derece mühimdir. 

  Büyüme çağındaki çocukların beslenmelerindeki yetersizlik ve dengesiz çeşitli sağık problemlerine de yol açabilmektedir. Fast food, abur cubur, ve tuz alımı obezite gibi sağlık problemlerinin  birinci sebebi olarak görülüyor. Gelişim ve büyümenin sağlıklı ilerleyebilmesi için de çocukların günlük alması gereken kalori miktarını ve besin çeşitliliğini ayarlamak, her besin grubundan doğru miktarlarda tüketmek gerekiyor.

  Peki yetişkinler ile çocukların günlük kalori miktarı ve ve porsiyonları aynı mıdır? Hayır, çocuklar ve yetişkin beslenmesi arasında farklılıklar mevcut. Çocukların beslenme düzeninin 

%60’ı karbonhidrat, 

%20’si protein 

%30’u ise yağlardan oluşmalıdır.

 4 – 6 yaş grubu 1800 kalori

 9 – 12 yaş çocuklarının ise günde yaklaşık 2000 kalori tüketmesi gerekmektedir.
  Bunun yanı sıra gıdaların olabildiğince organik, temiz, mümkün olduğunca işlem görmemiz ve taze olmalarına dikkat edilmelidir. 

  Ayrıca Omega 3 ve Omega 6 yağ asitleri, çocuklarda beyin gelişimini destekleme, bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesi ve kalp ve damar hastalıkları riskinin azalmasını sağlıyor. Omega 3 ve Omega 6 gibi yağlar bakımından zengin gıdalar ise; lahana, brokoli, karnı bahar gibi sebelerde, balıkta ve ceviz fındık gibi kuruyemişlerde bulunuyor. Bu besinlerden dengeli tüketildiği takdirde faydalanmak mümkün.

​Bir Şeftali Bin Şeftali: Direnişin ve Umudun Öyküsü | Semiha Şentürk

Çocuk edebiyatının önde gelen isimlerinden Samed Behrengi’nin kitapları ilgi çekici, sade; bir o kadar da incelikli ve derin anlatımıyla çocuklara edebiyatı sevdirmede iyi bir başlangıç olabilir. Behrengi, dogmalara, eşitsizliğe, sömürüye, adaletsizliğe karşı doğa sevgisini, insancıllığı, üretkenliği ve yaratıcılığı koyar.  Ve her dönemde ihtiyacımız olan bu değerlerin bir savunucusudur.

Samet Behrengi, 1939-1967 yılları arasında İran’da yaşar.  Öğretmenliği sırasında İran’da yaptığı seyahatlerde Fars ve Azeri halk kültürü üzerine incelemeler yapmış, halk dilindeki masalları, söylenceleri derlemiştir. Şah yönetimine karşı masal ve hikayeler yazarak mücadele etmiştir.[1]

 Bir Şeftali Bin Şeftali  adlı kitabı yoksul bir köyde büyüyen iki çocuğun yetiştirdiği şeftali ağacının yeşerttiği direnişin ve umudun öyküsüdür. Hikaye bu şeftali ağacının ağzından anlatılır. Şeftali ağacının annesi köyün ağasının sahibi olduğu uçsuz bucaksız, meyve ağaçlarıyla dolu, suların gürül gürül aktığı bağdadır. Bağdaki bu berekete karşılık, ağanın parselleyip sattığı köy susuz ve fakirdir. Çorak ve engebelidir. Köylüler sadece arpa ve buğday yetiştirebilirler. Bu bereketli bahçe ve onun meyveleri onlara yasaktır. Köylüler buraya giremezler, şeftalilerden yiyemezler. Küçük şeftali ise binbir çiçek açar, ama bir şeftali dahi vermez. Bazen şeftalileri olgunlaşmadan sararıp dökülür. Bahçıvan onu testereyle korkutup meyve vermesini sağlamak ister. Ama bu da işe yaramaz, neden mi? Küçük şeftali ağacı bambaşka ve yeni bir hayatın düşlerini kurar. Açtığı binbir çiçek onu yetiştirenlere karşı duyduğu sorumluluktan gelir. Okurdan onu çıt çıkarmadan dinlemesini ister ve hayat hikayesini anlatır: Küçük ağacın annesi bir zamanlar bu bağdaki ağaçlardan biridir. Bu ağacın annesinin meyvelerinden biri, her zamanki gibi ağaya götürülmek üzere diğer şeftalilerle birlikte sepettedir. Fakat şansa bakın ki o gün,  ağanın evine olan yolculuğu bahçıvanın sendelemesi sonucu yere düşmesiyle son bulur. Ağaya gitmekten kurtulmuştur. Artık o toprakla, güneşle ve hayvanlarla birliktedir. Yavaş yavaş çürümeye başlar. Çürüyüp toprağa karışmadan bahçeye şeftali yemeğe gelmiş ayakları çıplak, pantolonları yırtık pırtık ve yamalı iki köylü çocuğu onu bulurlar. İşte asıl öykü de burada başlar. Pulad ve Sahibali önce para edeceğini düşünerek şeftaliyi satmayı düşünürler, sonra vazgeçerler. Yedikten sonra “binbir şeftali”nin kaynağı olan çekirdeği bağın ucundaki sırta ekerler. İşte bu ekilen tohum yeni bir hayatın umudunu taşır. Hikayesini kendi ağzından dinlediğimiz bağdaki küçük şeftali ağacı Pulad ve Sahibali’nin ektikleri tohumdan çıkmıştır. Bu nedenle aşılı diğer ağaç gibi ağaya gidecek şeftaliler vermez, o hep meyvelerini yiyecek köyün çocuklarını düşler, o meyvelerini ancak bu çocuklar için verecektir. Çünkü ağaç onların emeğiyle ve sevgisiyle büyümüştür. Şöyle der ağaç: “Güneşten ve annemden aldığım tüm gıda ve sıcaklığı bu iki köylü çocuğunun bedenine ulaştırmaktı arzum.” 

Samed Behrengi neden bize böyle bir hikaye anlatır? Aslında Sahibali kitapta bunu dillendirir: “ Yer onu ekenin malıdır. Ağaç diktiğimiz şu ufacık yer bizim malımızdır.” Çocukların sevgisi, emeği ve düşleriyle büyümüş ağacın meyvesi yine onlardır. Behrengi bu hikayeyi anlatarak çocuklara doğa sevgisini, paylaşımcılığı, emeğin yüceliğini, sorumluluğu ve bunlara verilecek değerlerle yeni bir hayatın umudunu taşımak ister. Bu bahçeden herkesin

özgürce meyve yiyebileceği günleri bekler. Nazım Hikmet’in sözleriyle söylersek “Bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı savunur. Bu umut çocuktadır Samed Behrengi’ye göre. Çocuklar da bu hayatın çekirdeğidir. Çocuklar, ağaya şeftali vermeyen onun yerine çiçek açan şeftali ağacındaki çiçeklerin her biridir. Bir zamanlar toprak, su ve güneş ışığı olan şeftali ağacının tohumu, toprakta büyür, gelişir, tomurcuklanır, çiçek açar ve şeftali ağacına dönüşür. Sonra bu şeftaliyi yiyenlerin vücutlarına karışır. Bu döngü böyle devam eder.   Kitapta Behrengi bir ağacın büyümesini ve meyve vermesini ustaca ve en incelikli biçimiyle anlatır. Çocuklara doğanın gücü, üretkenliği ve verimliliğini gösterir. Doğa sevgisini aşılar. Sadece bu kadarla kalmaz, bu şeftali ağacının büyüme yolculuğunu anlatarak iyi, güzel, doğru olana inancını gösterir.  Şeftali ağacının temsil ettiği erdemler süreklidir. Yaşam var oldukça her şeye rağmen korunacak ve sürdürülecektir.  Bu değerler nesilden nesle aktarılır. Bir öğretmen olan Samed Behrengi yazdıklarıyla ve mesleğiyle bu değerleri çocuklara ulaştırır. Eserleri ve öğretmenliği eşitlik, adalet ve özgürlük için yaptığı mücadeleyi ve onlara olan sarsılmaz inancını gösterir.

Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık, “edebi eserler, insanı iyi ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar?” diye sorar. Sait Faik için edebiyat daha iyi ve güzel bir dünyayı düşündürmek, hayal ettirmek ve imkanlarını aramak anlamına gelir.  İyi, erdemli, güzel olan bütün değerlere dair bir umut taşır. Bu umudu gerçeğe dönüştürecek olan yine insandır.  Samed Behrengi eserleriyle başka bir coğrafyadan Sait Faik’e yanıt verir gibidir. Bir Şeftali Bin Şeftali, Küçük Kara Balık ve daha pek çok ölümsüz eserin yazarı için bu umudun taşıyıcısı çocuklardır. Yaşadığı dönemde dogmalara karşı çıkışıyla, adalet, eşitlik ve özgürlüğü savunmasıyla ve bunlara duyduğu inançla yazılmış eserlerinde bu amacı gerçekleştirir. Bir Şeftali Bin Şeftali paylaşımcı, adil ve eşit bir dünyanın özlemini dile getirir. 

[1] “Samed Behrengi,” son günecelleme 17 Aralık 2016, https://tr.wikipedia.org/wiki/Samed_Behrengi

Çocuk gelinler anlatıyor; ‘4 yıl kaynanamın koynunda uyudum’ | Burak Uslu

Çocuk gelinler ve erken yaşta evlilik Türkiye’nin hala en büyük sorunların bir tanesi olarak devam ediyor. Bu sorun için birçok önlem alındığı söylense de hala birçok çocuk arkadaşlarıyla oyun oynaması gerekirken veya okula gitmesi gerekirken kendisini “evlilik oyunu” içinde buluyorlar.
“Kimisi 6 altına satıldı, kimisi parkta oynayacak yaşta kucağına çocuk aldı. Bazıları evlendirildiğinde o kadar küçüktü ki eşi yerine kayınvalidesinin yanında yattı.”

http://t24.com.tr/haber/cocuk-gelinler-anlatiyor-4-yil-kaynanamin-koynunda-uyudum,266753

Çağımızın yeni hastalığı “teknoloji ve ekran bağımlılığı” | Burak Uslu

Yazı, bir annenin çocuklarına elektronik cihazları kullanmamasını istemesinin nedenini açıklayan bir mektuptan oluşuyor.
“Elektonik cihazlara hayır dediğimde, size bir hediye veriyorum. Ve kendime bir hediye veriyorum. Bu bir ilişki hediyesi. Gerçek insan bağı. Bu çok değerli, hatta bir hazine. Ve siz benim için o kadar değerlisiniz ki, bunun bir saniyesini bile kaçırmak istemiyorum.”

http://www.egitimpedia.com/ogullarima-acik-mektup-elektronik-cihazlara-hayir-dememin-gercek-nedeni/

“Çocuklarımıza fazla bilgi vermek insan hakkı ihlalidir” | Burak Uslu

Çocuklara ve gençlere fazla bilgi vermenin “insan hakkı ihlali” olduğunu vurgulayan Tekin, “Müfredatımızı, programlarımızı içerik olarak hafifleteceğiz. Daha az bilgi ama daha çok verilen bilgiyi kullanabilecek, onlardan analizler üretebilecek bir müfredat oluşturmaya çalıştık. Birinci çıkış noktamız buydu.” dedi.

http://t24.com.tr/haber/meb-mustesari-cocuklarimiza-fazla-bilgi-vermek-insan-hakki-ihlalidir,372641

“Barış Öğretmeni” | Burak Uslu

Diyarbakırlı Yahya Kamçı öğretmen hayatını barışa adamış bir kahramandır. Yahya Kamçı, 17 yıllık sosyal bilgiler öğretmeni. Çevresinde renkli kişiliği ve çok yönlülüğüyle tanınan Kamçı, pek çok sosyal sorumluluk projesinin organizasyonunda öncü rol üstlenmiş. Diyarbakır’da sivil toplum kuruluşlarının ‘yılın öğretmeni’ seçtilen Kamçı görev yaptığı okullarda fark yaratan bir öğretmen. Onu öne çıkaran asıl özelliği ise bambaşka. Kamçı çevresindekilerin tanımıyla bir ‘barış’ öğretmeni.

http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/baris-ogretmeni

Ebeveynlerin Çocuklarına Öğretmesi Gereken Temel Yaşam Becerileri | Burak Uslu

Günümüzde aileler sadece çocukların akademik hayatlarına ve gelecekteki kariylerlerine odaklandıkları için hayat becerilerine önem vermiyorlar. Bu durumda çocukların büyüyüp üniversite çağında geldiğinde çamaşır yıkamasını bilmeyen, yemek pişiremeyen, aylık bir geliri dengelemekte zorluk yaşayan kişilerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu yazıda ailelerin yaşa göre çocuklarına öğretmesi gereken temel yaşam becerilerinden bahsedilmiş.

http://www.egitimpedia.com/ebeveynlerin-cocuklarina-ogretmesi-gereken-temel-yasam-becerileri-yasa-gore/