Çocukların daha bağımsız olmasına yardımcı olmak için 12 ebeveyn yöntemi | Burak Uslu

Çoğu ebeveyn, çocuklarının daha bağımsız olmasını ister. Çocuklar uyanır, dişlerini fırçalar, okula gidilir ve sol ve sağ ayakkabılarını karıştırmazlar; ve burada asıl olan şey bunların hepsini tek başlarına yardım etmeden yapmalarıdır. Bu her ebeveynin hayali gerçek olabilir, değil mi?
https://brightside.me/inspiration-family-and-kids/12-parenting-hacks-to-help-your-kid-become-more-independent-246510/

En İyi Eğitim Sistemleri Neyi Doğru Yapıyor? | Cansu Çakmak

Güney Kore’de ve Finlandiya’da eğitim, “doğru” okulu bulmakla ilgili değil.

Güney Kore’de ve Finlandiya’da eğitim, “doğru” okulu bulmakla ilgili değil.

50 yıl önce hem Güney Kore hem de Finlandiya berbat birer eğitim sistemlerine sahipti. Finlandiya, ekonomik olarak Avrupa’nın üvey evladı muamelesi görme riski yaşıyordu. Güney Kore ise iç savaştan harap olmuş durumdaydı. Ancak son yarım yüzyılda hem Güney Kore hem de Finlandiya, okullarında büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi ve şimdi her iki ülke de uluslararası olağanüstü eğitim sonuçlarının tadını çıkarıyor. Peki diğer ülkeler bu iki başarılı, ama birbirine taban tabana zıt eğitim modelinden ne öğrenebilir? İşte, Güney Kore ve Finlandiya’nın eğitimde doğru yaptığı şeylere genel bir bakış.

Kore Modeli: Dayanıklılık ve çok, çok, çok çalışma

Uzun yıllardır, Asya’nın bazı bölgelerinde, sosyoekonomik merdivenin basamaklarını başarıyla tırmanmanın ve güvenli bir iş bulmanın tek yolu bir sınava girmekti, diyor Ulusal Eğitim ve Ekonomi Merkezi’nin CEO’su Marc Tucker. Bu sınavlar kapsamlı bir bilgi hakimiyeti gerektiriyordu ve bu sınavlara girmek çok yorucu bir geçiş ayini gibiydi. Bugün Konfüçyüsçü ülkelerin pek çoğunda, hala sınav kültürüyle desteklenen türde bir eğitim başarısına saygı duyuluyor.

Bu ülkeler arasında Güney Kore; en aşırı uçtaki ve tartışmasız en başarılı ülke olarak diğerlerinden ayrılarak öne çıkıyor. Koreliler kayda değer bir başarıya imza attılar: Ülkedeki okur yazarlık oranı yüzde 100′ e ulaştı. Ayrıca Kore, uluslararası karşılaştırmalı başarı testlerinde en ön sıralarda yer alıyor. Buna eleştirel düşünme ve analiz testleri de dahil. Ama bu başarının bir de bedeli var: Öğrenciler başarmak için muazzam ve acımasız bir baskı altında yaşıyor. Yetenek fazla dikkate alınmıyor, çünkü ülke kültürü çok çalışmaya ve çalışkanlığa her şeyden daha fazla inanıyor. Başarısızlık için hiçbir bahane kabul edilmiyor. Çocuklar yıl boyunca hem okulda hem de özel öğretmenlerle ders yapıyor. “Eğer çok çalışırsanız, yeterince zeki olabilirsiniz” inancı hakim.

Güney Koreli kadınlar üniversiteye giriş sınavında çocuklarının başarılı olması için dua ediyor.
Güney Koreli kadınlar üniversiteye giriş sınavında çocuklarının başarılı olması için dua ediyor.

“Koreliler temel olarak harika bir geleceğe sahip olmak için bu zorlu dönemi atlatmalıyım diye düşünüyor” diyor PISA eğitim direktörü ve OECD eğitim danışmanı Andreas Schleicher. “Bu bir, kısa dönem mutsuzluk ve uzun dönem mutluluk sorunsalı.” Bu sadece ailelerin çocuklarına baskı yapması değil. Kültür, geleneksel olarak uyumlu olmayı ve düzeni kutsadığı için diğer öğrencilerden gelen baskı da performans beklentilerini yükseltebilir. “Bu toplum davranışı, erken çocukluk dönemi eğitiminde bile kendini gösteriyor” diyor Georgia Üniversitesi okul öncesi eğitim profesörü Joe Tobin. Diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi Kore’de de sınıfların sayısı oldukça kalabalık. Ancak Kore’de hedef, bir öğretmenin sınıfa bir topluluk gibi önderlik etmesi ve akran ilişkilerinin gelişmesi.

“Sanırım çocuklarımızı eğitmenin daha iyi ya da daha kötü yolları olduğu çok açık. Eğer ortalama bir Amerikan eğitimi ile ortalama bir Kore eğitimi arasında seçim yapmak zorunda kalsam, istemeden de olsa Kore modelini seçerdim. Gerçek şu ki, modern dünyada çocuklar nasıl öğrenmek, nasıl çalışmak ve başarısızlıktan sonra nasıl yoluna devam etmek gerektiğini öğrenmek zorunda. Ve Kore modeli tam da bunları öğretiyor” diyor The Smartest Kids in the World (Dünyanın En Zeki Çocukları) kitabının yazarı Amanda Ripley.

Finlandiya Modeli: Müfredat dışı seçim, içsel motivasyon

Finlandiya’da çocuklar hem katılığın hem de esnekliğin faydalarını öğreniyorlar. Eğitimcilere göre Finlandiya modeli bir ütopya.

Finlandiya’da okul toplumun merkezinde yer alıyor. Okul sadece eğitim hizmeti değil, sosyal hizmetler de sunuyor. Eğitimin amacı kişilik yaratmak.

Finlandiya kültürü, içsel motivasyona ve bireysel ilginin peşinden gitmeye değer veriyor. Finlandiya eğitim sisteminde nispeten daha kısa ve okul tarafından finanse edilen müfredat dışı etkinliklerle zenginleştirilmiş bir okul günü geçiriliyor. Tek istisna, okullar tarafından değil, ilçeler tarafından finanse edilen spor. Finliler, en önemli öğrenmenin sınıf dışında gerçekleştiğine inanıyor. Lisedeki öğrencilerin aldığı derslerin 3′te biri seçmeli. Hangi yeterlik sınavına gireceklerine bile kendileri karar veriyor.  Stresin düşük olduğu bir kültür olan Fin kültüründe, çok çeşitli öğrenme deneyimlerine değer veriliyor.

finlandiya
Finli bir okul korosu, iklimle ilgili bir eylemde şarkı söylüyor.

Ancak tüm bunlar bu eğitim sistemini, akademik zorlukların dışında tutmuyor. Finlandiyalı eğitimci ve yazar Pasi Sahlberg şöyle diyor: “Finliler Finlandiya dışında pek varlık gösteremezler. Bu da insanların eğitimi daha ciddiye almasını sağlıyor. Örneğin kimse bizim konuştuğumuz komik dili konuşmuyor. Finlandiya çift dillidir ve her öğrenci hem Fince hem de İsveççe öğrenir. Ve başarılı olmak isteyen her Finli mutlaka başka bir dil daha öğrenmelidir. Bu dil genellikle İngilizcedir. Bunun dışında Almanca, Fransızca, Rusça ve daha pek çok dili de öğrenir. En küçük çocuk bile kendilerinden başka kimsenin Fince konuşmadığını anlar. Eğer hayatta farklı şeyler yapmak istiyorlarsa, dil öğrenmek zorundalar.”

Finliler ile Güney Koreliler temel bir ortak noktası bulunuyor: Öğretmenlere ve akademik başarılarına gösterilen derin saygı. Finlandiya’da eğitim programı başvurularının sadece 10′da 1′i kabul ediliyor. 1970′lerde öğretmen okullarının yüzde 80′inin kapatılmasından sonra geriye sadece en iyi üniversite eğitim programları kaldı. Bu da ülkedeki öğretmenlerin statüsünü yükseltti. Finlandiya’da öğretmenler bir yılda 600 saat ders veriyor. Kalan zamanlarını mesleki gelişime, iş arkadaşlarıyla, öğrencileriyle ve ailelerle bir araya gelmeye ayırıyorlar. Amerika’da ise öğretmenler yılın 1100 saatini sınıfta geçiriyor. İşbirliği, geri bildirim ve mesleki gelişim için çok az zamanları kalıyor.

“Hepimiz kendi aldığımız eğitimlerin deneyimlerinin esirleriyiz” diyor yazar Tony Wagner ve ekliyor: “Çocuklarımız için istediğimiz okulların, bizim kendi deneyimlerimizi ya da isteklerimizi yansıtmasını istiyoruz. Bu, farklı bir eğitim için yaratıcı düşünme becerimizi kısıtlıyor. Hiç değişmeyen bir eğitim sisteminin 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği kesin. Gerçekten çok büyük bir değişime ihtiyacımız var.”

Schleicher ise “Dünyanın en başarılı eğitim kültürlerinde, öğrencilerin başarılarından sistem sorumludur” diyor. Yani sadece aile, sadece öğrenci ya da sadece öğretmen değil. Sistemi, o ülkenin kültürü yaratıyor.

 

Kaynak: http://ideas.ted.com/2014/09/04/what-the-best-education-systems-are-doing-right/

Yaşama Hazırlanma | Burak Uslu

“Yaşama Hazırlanma” başlıklı belgesel Waldorf Eğitim Yaklaşımını ve felsefesini çok güzel bir şekilde yansıtmış. Belgesel Peninsula Waldorf Okulu’nun çocukların yaratıcılık, esneklik, yenilikçi düşünme, sosyal ve duygusal zeka kapasitelerini gelirtirmeye odaklandığını anlatıyor.

Doğa ve Çocuk | Selen Yavuz

ekolojik-yesil-okul-marmaris-turuncDoğa, çocuk gelişiminde duygusal açıdan da olmazsa olmaz. Çocuklar, yetişkinlerle pozitif
kontağa ihtiyaç duydukları gibi, doğayla da pozitif etkileşim içinde olmaya, yalnız kalma
şansını elde etmeye ve doğanın onlara neler önerebileceğini merak etmeye ihtiyaç duyarlar.
Çocuklar dışarıda oyun oynadıklarında başkaları ve çevreleri hakkında pozitif duygular
geliştirmeye daha yatkın oluyorlar. Ayrıca açık alanlar çocuğun bağımsızlık ve
özerklik geliştirmesine yardımcı oluyor. Açık alanda oynamak, çocukların bakıcı ya da
ebeveynlerinden uzak deneyimler kazanmasına izin verir. Doğada kazanılan deneyimler,
çocuğun ilkokula başlarken anneden ayrılma duygusunu ve bağımsızlığı inşa etmekte faydalı oluyor ve çocuk, yetişkinin güvenini kazanabilme ve bunu taşıyabilme gibi “ayrılığı”
yaşamak için gerekli duyguları yaşayabilmiş oluyor. Çocuğun Doğa ile Deneyimi
Çocukların dışarıda oynaması, iç mekan oyunlarından farklıdır. Duyuşsal deneyimler ve
oyun standartları, iki mekanda birbirinden farklı. İç mekan oyunları dış mekanda da tolere
edilebilirken, dışarıda oynanan oyunun sağladığı özgürlüğü iç mekan sağlayamaz.
Çocuklar dışarıda oynarken üstlerini kirletmekte özgürlerdir, bu da onlara etkileşime girmek ve sonsuz bir olasılıklar denizi olan doğada özgün oyunlar yaratabilmeyi sağlar. Üstelik bu özgürlük sadece koşmak ve bağırmak için değil, ayrıca çevreyle etkileşime girmek ve onu manipüle etmek için önemli. Açık alanlar şehirlerde olduğu gibi yetişkinler
tarafından yaratılmamıştır, çocuklara sonsuz çeşitlilik sunar ve zamansızlık hissi verir. Yani
aslında çocuklar doğayı yetişkinlerden farklı deneyimler. Tipik yetişkinleblog-redhousekidz-com_1r doğayı arka plan
olarak görürken, çocuklar çevreyi uyarıcı ve etkinliklerinin deneysel bir bileşeni olarak
görürler. Yüksek seviyede kompleks ve çeşitlilik içeren doğa, çocuklara daha uzun soluklu ve daha kompleks oyunlar sunar. Doğal Dünyada eğitimciler tarafından
tasarlanmış hiçbir materyal doğanın sunduğu oyuncakların yerine geçemez. Doğanın bir
fenomeni ya da materyali çocukların ilgisini çeşitliğindeki kadar duyulara hitap edemez.
Üzülerek eklemek istiyorum ki, günümüz metropol çocukları kendileri ürettiklerinin
hazzını yaşayamıyor ve hazırı tüketmeye çok yatkın. Güvenlik endişeleri nedeniyle bir çok
ebeveyn çocuklarını sokağa salıp mahalle arkadaşlarıyla sosyalleşmelerine ve açık alanın
onlara sunduğu olasılıklar denizinde yollarını bulmayı deneyimlemeye izin vermiyorlar.
Günümüzde anaokullarının da belli bölümlerini doğallaştırabilecek birtakım uygulamalara
başvurmak mümkün.

Çocukların dışarıda oynarken keyif alabilecekleri bazı materyaller:

– Su

– Bitki örtüsü, ağaçlar, çalılar, çiçekler ve çimler

– Hayvanlar, ve diğer canlı türleri

– Kum, çamur ve kil benzerleri,

– Doğal renkler, çeşitlilik ve değişiklik,

– Oturmaya, kalkmaya, altından eğilerek geçmeye, üstünden zıplamaya olanak veren yapılar,

– Olabildiğince unstructured oyun alanları çocukların parçaları birleştirip oyun kurarken hayal güçlerini kullanmaları için onları yüreklendiriyor.

doga4

Selen Yavuz

Oğluma Zeki Olduğunu Neden Asla Söylemeyeceğim? | Cansu Çakmak

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=JC82Il2cjqA]
Mücadeleye ve hatalara kucak açarsanız, her şeyi öğrenebilirsiniz.

5 yaşındaki oğlum okumayı yeni öğrendi. Her gece, beraber yatağına yatıyoruz ve o bana kısa bir kitap okuyor. Her akşam kaçınılmaz bir şekilde, problem yaşadığı bir kelimeye takılıp kalıyor. Dün geceki kelime “minnetle” idi. Oldukça eziyetli geçen bir dakikanın sonunda kelimenin anlamını buldu. Sonra bana dönüp: “Baba, bu kelimeyle nasıl mücadele ettiğimi gördüğün için memnun değil misin? Sanırım beynimin büyüdüğünü hissedebiliyorum.” Gülümsedim: Oğlum şu anda “büyüyen bir zihni” ortaya çıkaran en temel belirtileri kelimelere döküyordu. Ama bunun farkında bile değildi.

Bir süredir, birkaç yıldır okuduğum bir araştırmayı hayata geçirmeye çalışıyorum: Zaten iyi olduğu şeyler konusunda oğlumu övmemeye, sadece zor bulduğu şeyler konusunda azim gösterirse onu övmeye karar verdim. Ona zorluklarla mücadele ettiğinde beyninin büyüdüğünü söyledim. Zihnin öğrenme davranışları alanındaki derin araştırmalar ve oğlumla yaşadığım kişisel deneyimlerim sayesinde, öğrenmeye karşı geliştirilen davranışların, öğrettiğimiz her şeyden çok daha önemli olduğuna hiç olmadığım kadar ikna oldum.

Araştırmacılar uzun bir süredir beynin bir kas gibi çalıştığını biliyor: Ne kadar çok kullanırsan, o kadar çok büyür. Araştırmacılar, nöral bağlantıların en çok, kolay şeyler yaparak sürekli başarı kazandığımızda değil, zor bir şeylerle uğraşırken hata yaptığımızda oluştuğunu ve derinleştiğini söylüyor.

Ancak maalesef herkes bunun farkında değil. Stanford Üniversitesi’nden Dr. Carol Dweck uzun yıllardır öğrenme karşısında insan zihninin davranışlarını araştırıyor. Dweck insanların çoğunun iki zihin davranışını sergilediğini bulduğunu söylüyor: Sabit ya da büyüyen.

Sabit zihin yapıları, yanlış bir şekilde, insanların ya zeki olduğuna ya da zeki olmadığına ve zekanın genlerle sabitlendiğine inanır. Büyüyen zihin yapıları olan insanlar ise, doğru bir şekilde, kapasitenin ve zekanın çaba, mücadele ve hatalarla büyüdüğüne inanır. Dweck’e göre sabit bir zihin yapısı olanlar, başarı olasılığı yüksek olan işler için çaba gösterirken, mücadele etmek zorunda kalabilecekleri işlerden kaçınırlar. Bu da öğrenmelerini kısıtlar. Büyüyen bir zihin yapısı olan insanlar ise, mücadelelere kucak açar ve azim ve çabanın öğrenme sonuçlarını değiştirebileceğini anlarlar. Tahmin edebileceğiniz gibi ikinci grup, kendini aktif bir şekilde daha fazla zorlar ve entelektüel olarak daha çok büyür.

İyi haber ise şu: Zihin davranışları öğretilebilir, çünkü değişebilirler. Esas heyecan verici olan Dweck ve diğerlerinin bu konuda çeşitli teknikler geliştirmiş olmaları. İletişimdeki küçük değişimler ya da görünüşteki zararsız yorumlar bile bir insanın zihin yapısında oldukça uzun süreli etkiler yaratabilir. Örneğin, birinin doğuştan gelen bir özelliğini ya da yeteneğini övmek (“Ne kadar zekisin!”) yerine birinin yaşadığı bir süreci övmek (“Bu problemle mücadele etme şeklin çok hoşuma gitti”), kişide büyüyen bir zihin davranışını güçlendirmenin bir yoludur. Süreci övmek, gösterilen çabayı onaylar; yeteneği övmek, kişinin sabit bir özelliği dolayısıyla başarılı olduğu (ya da olmadığı) fikrini güçlendirir.

Bunu Khan Akademi’de de gördük. Öğrenciler, beynin bir kas gibi olduğunun altını çizen ve azim ve cesaretlerini öven mesajlara maruz kaldıktan sonra Khan Akademi’de öğrenmeye daha fazla zaman ayırıyor.

İnternet büyüyen bir zihin yapısına sahip bir kişi için cennettir. İnternet, zihninizi büyütmenize yardım edecek sonsuz bir içeriğe benzeri görülmemiş bir erişim sunar. Yine de toplum, büyüyen zihin yapıları daha fazla yaygınlaşmadan, bu olanağı sonuna kadar kullanmayacaktır. Peki ya bu durumu tamamen değiştirsek? Zihnimizdeki tüm araçları sevdiğimiz tüm insanlarda büyüyen bir zihin yapısı oluşturmak için kullansak? Bu çok önemli bir bilgi. Bu bilgiyi, çocuklarınızla nasıl iletişim kurduğunuzdan iş yerindeki takımınızı nasıl yönettiğinize, yeni bir dili ya da müzik aletini çalmayı nasıl öğrendiğinize kadar her şeye uygulayabilirsiniz. Eğer toplum bir bütün olarak öğrenme mücadelesini anlasa, bunun global insan potansiyeli açısında ne anlama geleceğini bir düşünün…

Ve şimdi size bir sürpriz: Bu makaleyi okuyarak, siz de büyüyen zihin davranışları geliştirme konusunda çok büyük bir adım attınız. Araştırmaya göre araştırmanın kendisine maruz kalmak bile (örneğin, beynin sorulara doğru değil yanlış cevaplar vererek büyüdüğünü bilmek) kişinin zihin davranışlarını değiştirebilir. Yapabileceğiniz bir başka şey ise bu bilgileri başkalarıyla paylaşmak. Bu yüzden öğrenme mücadelesini öven bir video hazırladık.

Oğlum ya da başka birisi bana öğrenme ile ilgili soru sorduğunda, onların sadece tek bir şey bilmelerini istiyorum: Mücadeleye ve hatalara kucak açarsanız, her şeyi öğrenebilirsiniz.

Salman Khan

Kaynak: http://www.huffingtonpost.com/salman-khan/the-learning-myth-why-ill_b_5691681.html?1408465176

Pisa 2015 Sonuçlarına göre Eğitimde Dünya Birincisi ülke Singapur | Cansu Çakmak

OECD’nin düzenlediği Pisa testleri 72 ülkede, 15 yaşındaki 540 bin öğrenciye uygulandı.
OECD eğitim direktörü Andreas Schleicher, Singapur’un “sadece iyi sonuçlar almadığını, daha da ileriye gittiğini” belirtti. Matematik ve fen alanında dünyanın bir numarası olan Singapur, bu sonuçlarla birlikte Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika’daki okul sistemlerini geride bırakarak yine birinciliğe yerleşti.

Pisa (The Programme for International Student Assesment –Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı), düzenlenen uluslararası testlerle, 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, okuma ve fen dallarındaki başarı sıralamalarını ortaya çıkarıyor. Üç yılda bir yapılan ve OECD tarafından düzenlenen pisa testleri, ülkelerinin ve uyguladıkları politikaların küresel okul liginde ölçüldüğünü gören politikacılar üzerinde giderek daha da etkili oluyor.

Şanghay’ın Çin’e bağlı olarak değerlendirilmesinden sonra, Singapur’un birinciliğe geçmesiyle, en başarılı ülkeler yine Asya ülkeleri oldu. Şanghay’ın Çin okul standartlarının temsilcisi olması konusunda süregiden bir tartışma vardı ve bu yıl Şanghay ilk kez, dört eyaletteki okullara dayanarak, Çin kapsamına alındı.pisa_92840092_singapore2

Çin, bu birleştirilmiş başarı sıralamasıyla matematik ve fende ilk ona girdi ama okumada ilk yirmi arasında yer alamadı. Hong Kong ve Makau da başarılı eğitim sistemleri arasında yer aldı.

Sonuçlar, Asya eğitim sistemlerinin diğer ülkelere göre ezici bir üstünlük sağladığını gösteriyor. Matematikte Singapur’u, Hong Kong, Makau, Tayvan, Japonya, Çin ve Güney Kore izliyor.

Bu üç alanda Asya dışındaki ülkelerden sadece Finlandiya, Estonya ve İrlanda ilk beşe girmeyi başardı.

Schleicher, Singapur gibi Asya ülkelerinin zengin ve yoksul ailelerin çocukları arasında geniş uçurumlar yaşanmaksızın mükemmel bir sonuç elde etmeyi başardığını belirterek, fen dalında Almanya ve İsviçre’nin, fen ve matematik dallarında da Amerika’nın önüne geçen Vietnam’ın çok iyi bir gelişme kaydettiğini; Güney Amerika ülkeleri arasında Peru ve Kolombiya’nın ilerlediğini belirtti.pisa_92840088_singapore1

Singapur neden eğitimde bu kadar başarılı?

Singapur bağımsızlığını ancak 1965 yılında kazanabildi. O sırada İngiltere’de Beatles, “Bunu Başarabiliriz” diye şarkı söylerken yoksul, kalifiye olmayan ve büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir iş gücüne sahip olan Singapur, başarmak için çalışıyordu. Bu küçük Asya ülkesi, ekonomisini ve yaşam standartlarını iyileştirmenin yolu olarak gördüğü eğitime tüm gücüyle odaklandı. Nanyang Teknik Üniversitesi’nden Profesör Sing Kong Lee, en önemli faktörün standart eğitimin olduğunu belirtiyor.

Profesör Lee, “Singapur, öğretmenliğin prestijini ve konumunu artırmak ve en başarılı mezunları öğretmenliğe çekerek nitelikli bir eğitmen gücü oluşturmak için ciddi bir yatırım yaptı” diyor. Singapur’da öğretmenler, büyük oranda merkezileşmiş bir sistem içindeki en başarılı yüzde beş mezun arasından seçiliyor. Öğretmenlerin hepsi Milli Eğitim Enstitüsü’nde eğitim görüyor . Profesör Lee bu şekilde öğretmen kalitesinin garantilendiğini ve bütün yeni öğretmenlerin kendilerine güvenerek sınıflarına girdiklerini söylüyor. Profesör Lee ayrıca, eğitimin bir eko sistem olduğunu ve sadece bir parçanın ayrı tutulamayacağını belirtiyor.

Pisa testi sonuçlarından bazı notlar:
Cinsiyet Uçurumu

  • Fen alanındaki cinsiyet farklılıkları okuma ve matematiğe göre daha düşük ama ortalamaya bakıldığında, 33 ülkede bilim dalında başarılı olan erkek öğrencilerin oranı kız öğrencilerin oranından daha yüksek. Sadece Finlandiya’da kız öğrenciler de erkek öğrenciler gibi üst sıralarda yer alıyor.
  • Dört erkek ya da kız öğrenciden biri bilimle ilgili bir alanda çalışmak istediğini söylüyor ama farklı konuları düşünüyorlar. Kızlar daha çok sağlık sektöründe çalışmak isterken erkek öğrenciler bilişim uzmanı, bilim insanı ya da mühendis olmak istiyor.

Eğitim Eşitliği

  • Kanada, Danimarka, Estonya, Hong Kong (Çin) ve Makau (Çin) yüksek performans ve eğitim eşitliği sergiliyor.
  • Yoksul öğrenciler, varlıklı öğrencilere göre üç kat daha düşük performans gösterirken göçmen öğrenciler, göçmen olmaya öğrencilere göre iki kat geride kalıyor.
  • Göçmen öğrenci nüfusunun görece fazla olduğu ülkelerin ortalamasına bakıldığında, bir okulda çok fazla göçmen öğrenci bulunmasıyla öğrenci başarısının düşük olması arasında bir bağlantı görülmüyor.

Öğrencilerin okuma ve matematik performansları

  • OECD ülkelerindeki öğrencilerin %20’si ortalama olarak, okumada yetkinlik düzeyinde değil. Bu oran 2009’dan bu yana değişmiyor.
  • OECD ülkelerinin genelinde ortalama olarak, kızların okumadaki performans üstünlükleri 2009 ile 2015 yılları arasında %12 oranında gerilemiş durumda. Erkek öğrencilerin performansları ise artış gösteriyor.
  • Pekin, Şanghay, Jiangsu, Guangdong, Hong Kong, Singapur ve Taipei’de öğrencilerin yüzde yirmi beşinden fazlası, matematik alanında en üst sıralarda yer alıyorlar, bu oran diğer bölgelerin çok üzerinde.

Okul Performansı

  • Öğrencilerin fen başarılarının ya da ileride bilim alanında çalışmak istemelerinin, okulun fen bölümündeki donanım ya da fen öğretmenlerinin niteliğinden ziyade öğrencilerin konu üzerinde ne kadar çalıştıkları ve fen derslerinin nasıl işlendiğiyle bağlantısı bulunuyor.
  • Büyük okullardaki öğrenciler, fen alanında küçük okullardaki öğrencilere göre başarılılar ve ileride bilim alanında çalışmayı daha fazla istiyorlar. Ancak küçük okullardaki öğrencilerin fen derslerinde daha disiplinli bir ortama sahip oldukları ve büyük okullardaki öğrencilere göre okulu daha az kırdıkları ya da okula daha az geç kaldıkları bildiriliyor.

Kaynaklar: http://www.bbc.com/news/education-38212070

https://www.oecd.org/education/singapore-tops-latest-oecd-pisa-global-education-survey.htm

Hogwarts Kütüphanesi’ne bir göz atmak ister misiniz? | Cansu Çakmak

The Telegraph’ın devam eden 360 derecelik video serisinin bir parçası olarak artık Avrupa’daki en eski kütüphane sistemlerinden birinde geziye çıkabilirsiniz. Oxford’un Bodleian Kütüphanelerindeki salonlar çarpıcı ve görkemli bibliyografya ile doludur ancak ayrıca dikkat çekici başka bir çizgi de vardır: Harry Potter filmlerindeki kütüphane sahnelerinin çekildiği yerdeler.

Duke Humfrey’nin Kütüphanesi olarak bilinen okuma odası filmler için Hogwarts kütüphanesi olarak görev yaptı. Kütüphanede 1488 yılına dayanan en eski okuma salonudur. 1598’de mevcut kütüphane sisteminin adını veren Sir Thomas Bodley tarafından yenilenmiştir.

Bodleian Kütüphaneleri yasal olarak İngiltere’de ve İrlanda’da yayınlanan her kitabın bir kopyasını almaya hak kazanır – bu İngiltere’de altı “yasal mevduat” kütüphanelerinden biridir ve sistem şu an yaklaşık 12 milyon cilt içerir. Devam edin ve etrafınıza bir göz atın ve Hogwarts’ın nasıl olduğunu keşfedin.

Cansu Çakmak

Kaynak: The Telegraph

Biophilia ve Biophobia | Selen Yavuz

1969462-dalyan8217da-doga-ve-renkler

Biophilia: Love of Outdoors

Eco-psikoloji ve evrimsel pskiloji disiplinleri insanların genetik olarak doğal dış mekanlara yatkın olmaya programlandığını öne sürüyor. Evrimsel psikologlar “biophilia” terimini içten gelen, insanın ve diğer canlı organizmaların doğaya karşı olan kalıtsal duygusal çekimini tanımlamak için kullanıyor. Biophlia, biyolojik temelli insanın doğaya üye olma ihtiyacı ve doğaya karşı verdiği pozitif tepkilerin genetik kaynağıdır. Araştırmacıların bu konuda bu terimi üretmelerinin nedeni dünya tarihi ele alındığında insanlığın %99’u gibi bir zamanı avcılık ve toplayıcılıkla geçirmiştir. Yani şehirleşmiş hayatları2106192-doga-sevgisimız bunun içinde bir göz kırpması kadar süreye tekabül ediyor. Doğadaki orijinal evrimsel genetik kodlama ve içgüdüler evrimsel psikoloji için hala çok önemlidir ve davranışlarımızı ve doğaya verdiğimiz tepkileri şekillendirmeye devam etmektedir.

Yabani açık alan deneyimine dayanan 100’den fazla araştırma doğal alanların insanların stresin azalması ve genel ruh halinin iyileşmesi dahil bir takım pozitif psikolojik ve fizyolojik tepkiler üretmesindeki etkisini gözler önüne seriyor. Bu pozitif etkiler bağlamında, özellikle, insanın dünyasına henüz adapte olmakta olan genç bireylerin doğal açık alanlarda zaman geçirmeyi, yapı binalarına tercih etmelerini tahmin etmek zor olmayacaktır. Çocukların doğal alanlara karşı gösterdikleri içgüdüsel ilgiye bir gösterge olarak peri masallarıyla popüler hale gelen hayvan karakterleri örnek gösterilebilir. Ek bir kanıt olarak, yetişkin ve çocukların hayvanat bahçelerini ve akvaryumları ziyaret etmek sıklığının, herhangi bir ana spor dalıyla ile geçirilen zamandan daha fazla olduğu örneği verilebilir. fil-1000x600

Biophobia: Doğaya Karşı İsteksizlik

Bununla birlikte, eğer çocuğun doğa ile pozitif iletişim kurmasına olanak verilmemişse, tam tersi, doğadan uzaklaşma ve doğaya karşı nefret hissi uyandıran bir biofobi ortaya çıkabiliyor. Biyofobi geniş bir aralıkta tanımlanır. Doğal yerlerden kaçma, doğal açık alanlarda kendini huzursuz ve rahatsız hissetmeden tutun, yalnızca insan tarafından yapılandırılmış yerlerde olmayı tercih etmeye ve klima olmayan bir odada telaşlanmaya kadar gidebiliyor. Biyofobi, aslında günümüzdeki insanların tutumunun doğayı ve doğal kaynakları bir atık olarak gören, tüketime alışmış, üretim ve geri dönüşüm için tembel, nimetlerinden yararlandığı halde doğaya saygı göstermeyi bilmeyen olmasıyla dünya tarihinde zirveye ulaşmış olabilir. Binlerce yıldır dünya üzerinde yaşayan insan türünün; doğal yaşama, kaynaklara ve işleyişe verdiği büyük zararların sonucunun iklim değişikleri, canlı türlerinin soylarının tükenmesi ve besin piramitlerindeki dengesizleşmeler, doğal su kaynakların ve deniz canlılarının kimyasal atıklarla ve plastikle zehirlenmesi ve aslında en nihayetinde bu suları içen bu deniz canlılarını yiyen insan ırkının ta kendisinin zehirleniyor oluşu gibi gibi sorunlar yaratacağını hiç düşünmeden sorumsuzca, para ve güç hırsıyla dünyayı yok etmekte olduğu aşikardır. Doğadaki işleyişte her canlı birbiriyle öyle ya da böyle temas halindedir, her etki bir tepki doğurur. Bu suyun buharlaşması yağmurun yağması gibi kısa sürede de sonuç doğurabilir, bir hayvan neslinin yok olmasına giden uzun vadede ortaya çıkan bir etki de olabilir. Ancak aşikardır ki, bu etkiler bütünü bir türün yok olmasıyla bitmeyecektir, o türün yokluğu, doğal düzen içerisinde başka bir şeyi etkileyecektir ve bu etkiler gitgide büyüyecektir.

Selen Yavuz