Erken Çocuklukta Cinsiyet Eşitliği

Erken çocukluk döneminde başlayan ve neredeyse hayat boyu devam eden kadın erkek arasındaki sosyolojik fark ne yazık ki üçüncü dünya ülkelerinde oldukça fazladır. Doğumdan itibaren düşünüldüğünde, erkek egemen toplumlarda, kadınlardan erkek çocuk doğurması beklenir ve doğan çocuk kız olduğunda anne suçlanır; oysa ki çocuğun cinsiyetini belirleyen babadan gelen kromozomdur. Tam da bu noktada, bilimden uzak, tıp ve teknoloji alanlarında gelişmeleri takip etmeyen; varlığına yalnızca kadına karşı üstünlük sağlama,  onu aşağılama ve evine para getirme anlamları yükleyenler, içinde bulunduğu toplumu medeniyetten uzaklaştıranlardır. 

Gelişimsel olarak devam edilecek olursa, doğan kız çocuğu kuvözde ağladığında aileden gelen “kim ağlattı benim kızımı” şeklindeki tavır ona acıma duygusunu pekiştirirken; erkek çocuğuna karşı “ağlasın aslan oğlum” tavrı onu yüceltmeye ve yaptığını doğrulamaya yöneliktir.

Doğumdan itibaren, bilinçsiz aile tarafından kız çocuğuna alınan oyuncak bebek, yemek takımı, ev aletleri gibi oyuncaklar onu eve bağlar, merhamet duygusu yükler ve annelik görevine vurgu yapar. Erkek çocuğuna ise, araba ve silah gibi sırasıyla onun topluma girmesini sağlayan, saldırgan ve savaşçı ruha sahip olmasına neden olan oyuncaklar alınır. Dikkat edilmezse, materyallere yüklenen “hidden curriculum” denilen örtük program ile çocuklar, istemsizce yanlış yetiştirilebilir.

Bu dönemin devamında ortaya çıkan çocuklardaki cinsellik merakı ve öğrenme arzusu da doğru ve somut bir anlatımla giderilmelidir. 11 yaşından önce çocuk, Piaget’nin dördüncü ve son bilişsel gelişim evresi olan soyut işlemler dönemine henüz girmediği için, bilgiler onlara somut bir şekilde aktarılmalıdır. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar, üst düzey gruplama ve yalnızca kendi cinsiyetinden olanlarla yani aynı oyuncakları paylaştıklarıyla (araba vs. bebek) oyun kurmaya başlar ve kendini karşı cinsten uzaklaştırır. Bu evrede ebeveynler tarafından daha dikkatli olunması gerekirken, bazı toplumlarda, erkek çocukları için dinsel ve töresel bir gelenek olan sünnet düğünü bu dönemde yapılır. Erkek çocuğu, görkemli bir düğünle “daha da erkek” olur, bu durum kutlanır. Kız çocuğu ise o dönemde cinsiyetini yüceltecek bir “düğün” ile karşılaşmaz. Erkek çocuğu sünnet olduktan sonra , “göster amcalara pipini” şeklinde bir ifadeyle karşılaşırken, kız çocuğu ise “ört bacaklarını” şeklinde bir tavırla yüz yüze gelir. Pipisini göstermenin takdir edildiği bir evrede, çocuk devresel tepki kazanımını edinmiştir ve takdir edilme arzusuyla sürekli aynı hareketi yapma isteğine maruz kalır. Girdiği ortamlarda sünnetli pipisini göstermenin belki de kimliğinin önüne geçtiğini fark edemeyen çocuk, varlığının pipisine bağlı olduğunu bile düşünebilir. Tam da kendini karşı cinsten soyutladığı bu gelişimsel evrede, artık kız çocuğu onun için oldukça farklı ve ulaşılması güç bir konumdadır. Kız çocuğunun örtmezse cezalandırıldığı ve örttükçe gizeminin arttığı, erkek çocuğunun ise açtıkça cesaretlendirildiği bir toplumda olacaklar çok da şaşırtıcı değildir.

Bilişsel gelişimde son evreye yani soyut düşünebilme dönemine giren çocuk, ergen egosantrizmi yaşar ve yalnızca kendi doğrularını kabul eder. Erikson ise bu döneme, kimlik kazanımına karşı rol karmaşası adını vermiştir. Bilişsel gelişime ek olarak, fiziksel ve davranışsal gelişim daha ön plandadır. Bu dönemde, üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuğuna kazandırılan annelik kimliği ve erkek çocuğuna kazandırılan askerlik yani koruma kimliği toplumların gelişmişlik seviyesini gösteren en temel faktörlerden biridir. Kız çocuğuna tanınmayan eğitim ve kendini gerçekleştirme hakkı onun toplumdan uzaklaşmasına neden olur ve toplum tarafından baskılanan anne kimliği ile çocuklarını da bu yönde yetiştirmeye başlar. Buradan anlaşılacağı üzere,  toplumları sosyal açıdan geliştiren beyin gücü değil, içindeki çocukların yetişme tarzıdır. Erken çocukluk döneminde verilmek istenen akademik bilgiden ziyade, çocuklara olgusal yargılar ve değer yargıları öğretilmelidir. Bu sayede, toplumsal bütünlük sağlanır ve işlevselci bakış açısına sahip Durkheim’in de vurguladığı gibi her birey toplumdaki görevini bilinçli bir şekilde yerine getirir.

Tüm bunların gerçekleşmesi için öncelikle annelerin nitelikli yetişmesi gerekmektedir, bu da onlara tanınan hak ve özgürlükler sayesinde olur. Kadınlar da toplumda söz sahibi bireyler olarak, yaşama hakkı için değil sosyal haklar için mücadele etmelidir. Kadın erkek fark etmeksizin, mücadele ile kazanılmış haklar daha değerlidir ve bu haklara daha çok sahip çıkılır. Britanya’daki büyük ayaklanma sonrası elde edilen kadın hakları buna örnektir. Şuan neredeyse tüm dünya ülkeleri arasında, seçme ve seçilme hakkına en çok sahip çıkanlar İngiliz kadınlarıdır. Bir toplumda da, kadına, çocuğa ve hayvana verilen değer ne kadar yüksekse, oradaki insanların yaşam kalitesi de o kadar yüksektir.

Bir çocuk yetiştir, tüm dünya değişsin!

Feyza Yeliz Bayındır

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir