Gülçin Feyzioğlu ile Röportaj

Kendi oyuncaklarını kendi tasarlayan ve alana yepyeni bir soluk getirip, kısa sürede pek çok kişinin dikkatini çekmeyi başaran sayın Gülçin Feyzioğlu’na birkaç sorumuz oldu 🙂 El emeğinin güzelliğini ve girişimciliğin önemini bize yeniden hatırlatan Gülçin Teyzemize teşekkür ederiz 🙂

l

Piyasada gördüklerimizden çok daha farklı, el emeği ürünler tasarlayıp, üretiyorsunuz. Biz de bu süreci merak ettik. Nasıl başladı ? Nasıl ilerledi bu fikirler?

Gülizar’ın Oyuncakları marka adım.Bebek ve çocuklara daha renkli ve neşeli bir dünya sunma isteği ile oluştu Gülizar’ın Oyuncakları.

2009 yılı sonları hediye bir oyuncak almak ihtiyacı ile önce oyuncakçı dükkanı aradım.Karşıma çıkanlar ya uzak doğu üretimi, kalitesiz,basmakalıp, kötü boyalı , kısa zamanda bozulacak oyuncaklar ya da lisanslı, her yerde ayni, pahallı oyuncaklar…Gerçekten doğru dürüst oyuncakçı bile yok. AVMlerin oyuncak bölümünün ihtiyacı görmesi bekleniyor. O gün gördüğüm bu eksiklik beni bu günlere getirdi.Annemin terzi olması sebebi ile temel dikiş bilgisine sahiptim. Çocuklarımın önce okul, sonra iş sebebi ile evden ayrılmış olmaları nedeniyle de bolca boş zamanım vardı.Çok sevdiğim yeni bir işim olmuştu.Mesele uygun malzemeleri bulmaya kalmıştı.Uzun zaman araştırma yaptım.İstediğim; olabildiğince sağlıklı malzemelerle ,pozitif enerji veren sevimli bez bebekler ve bez oyuncak hayvanlar dikmekti.Hepsi sevimli, şaşkın bakışlı ve ağız dolusu gülen bebekler ve hayvan oyuncaklar böyle oluştu

Sizin gibi girişimcilere neler önerirsiniz? 

Ben her çocuğun mutlaka bir bez oyuncağının olmasını diliyorum… Aileler çocuklarına el emeğini tanıtmalı, değerini öğretmeli.Buradan yola çıkarsak, bez oyuncak üreticilerinin  daha çok olması gerekir.Çocukları ve dikişi sevenler bu işe el atabilirler.Ancak çokça sabır gerekiyor.Çünkü günümüzde aileler daha çok pahallı, gösterişli veya çok ucuz , hemen bozulan oyuncaklara yöneliyor. El emeği ülkemizde ne yazık ki değerini bulmuyor. Bu işe el atacakların , hedef kitleye ulaşıncaya kadar sabretmelerini öneririm.

Sizi bu sürece neler itti? Biri otuz yaşında diğeri 23 yaşında olan iki oğlunuz var. Onları yetiştirirken fark ettiğiniz eksiklikler sizi etkilemiş olmalı. Çocuk yetiştirirken tecrübe edindiğiniz hangi durumlar sizin bu tasarım sürecinizi besledi?

Çalışan iki çocuklu bir anne olduğum için , kendi çocuklarımı büyütürken bu eksikliği hissetmedim.Yıllar sonra… Ayrıca ben çocuklarımı büyütürken, bu kadar çok uzak doğu istilasında değildik.Plastik de olsa oyuncak bulmak mümkündü. Ne kadar ihtiyaç giderdiğimi bilmiyorum ama doğru bildiğim işi yapıyorum.

Yıllardır makyajlı, ince kadın hatlarına sahip bebeklerin çocukların başta sosyal gelişimleri olmak üzere pek çok alanda zararları dile getiriliyor ama hala böyle bebekler ve oyuncaklar tüketiciler tarafından tercih edilmeye, üretilmeye devam ediyor. Sizin ise bebekleriniz oldukça farklı. Piyasada diğerlerine göre az bulunan ama çok daha sağlıklı bebekler ve oyuncaklar tasarlıyorsunuz. Sizin, diğerlerinin aksine bu oyuncakları üretmeyi tercih etmenizin sebebi ne?

Ben çocukların çocukça yaşamaları gerektiğini düşünüyorum.Çocuklar önce kendileri çocuk gibi olmalı.Çocuklukları bitince zaten yetişkinlikleri ömür boyu sürecek.Onun için anneler önce çocuklarına uygun kıyafetler ve oyuncaklar seçmeli.Kızların görüntüleri ile değil, kendi öz değerleri , akılları , kişilikleri ve oluşturdukları kimlikleri ile var olmayı öğretmeli. Bunun için de çocukça giyimi olan, makyajsız, sevimli, pozitif enerji veren bebekler ve oyuncaklar üretmeyi tercih ediyorum.

 

Diğerleri yerine bu bebekleri tercih eden annelerin yorumları nasıl oluyor? Çocuklardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Benim oyuncaklarımı biraz daha eğitim seviyesi yüksek kesim talep ediyor ve onların çocukları. Ya da bu kesimden yetişkinler kendileri için satın alıyor. Hepsinin el işi olduğunu öğrendiklerinde önce şaşırıyorlar.O kadar çok basmakalıp ürünlere alışılmış ki….Çok şaşırtıcı geliyor el yapımı oyuncak.İlgisini çeken çocuk elinden bırakmak istemiyor zaten .Ama bazılarını da hiç ilgisini çekmiyor.

Engelli bireyleri de yansıtan karakterler tasarlamayı da düşünüyor musunuz? Bundan sonra bizi nasıl tasarımlar, oyuncaklar bekliyor?

Engelli bireyleri yansıtan bebekler yapmayı düşünüyorum.Ne kadar ilgi çeker bilmiyorum.Ama çocuklar hayatın içinde ve hayatın gerçekleri ile yüzleşerek büyütülmelidir.Hayat toz pembe değil sadece, her rengi yaşamak lazım.

Bundan sonra yeni tekniklerle, yeni malzemelerle başka bez bebekler ve oyuncaklar üretmeyi düşünüyorum.Aklım sürekli yeni tasarımlarla  meşgul.

Sağlıklı toplumlar, sağlıklı çocuklar ve yetişkinlerden oluşur. Yarınlar için çocukların hayal dünyalarına ihtiyacımız var.Bu hayal dünyalarını beslemeliyiz.Çünkü oynamayan tay, at olmaz.

Dilerseniz GülizarınOyuncakları sosyal medya hesaplarını takip ederek, daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

 

Gözde Akoğlu

KURAL NEDİR? NEDEN KURALLARA İHTİYAÇ DUYARIZ

 

Kurallar ve Beklentiler –  SINIF ORTAMI

  • Evde ve okulda kural koymadan önce aslında “kural” kavramını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Türk Dil Kurumu’na göre kural: ” davranışlarımıza yön veren, uyulması gereken ilke ” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre evde, işte, okulda, trafikte kısacası hayatın her alanında belli kurallara ihtiyaç duyarız. Ancak “kurallar” kelimesini özellikle ev içinde ve okul ortamında kullanırken “beklentiler” olarak düzenlediğimizde daha kapsayıcı ve daha ılımlı bir hal aldığını görüyoruz. Çocuk Davranışlarını Anlama ve Yönlendirme dersimizde Sayın Mine Göl Güven’den, öğrendiğimiz “kurallar değil beklentiler” düşüncesi hepimizin kurallara olan bakış açısını değiştirdi. Bu yüzden yazı boyunca kural kelimesini “beklentiler” ışığında tekrar yorumlamanızı istiyorum.

  • Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi kurallar açık, anlaşılır ve az sayıda olmalıdır. Her sınıfın kural ve beklentileri farklı olabileceği gibi yukarıdaki görseli kullanan sınıf göz kontağı kurmayı, birbirini dinlemeyi, sessizce konuşmayı, yardım etmeyi ve sınıf içinde koşmamayı birbirinden beklemektedir.
  • Açık kurallar sınıfın iyi organize olmasını kolaylaştırır.
  • Bütün çocuklar ve yetişkinler kuralları bildiğinde ve takip ettiğinde sınıf daha sakin, güvenli, düzenli ve tahmin edilebilir bir hal alır. Ayrıca iyi düzenlenmiş sınıflar çocuklara kendi kendilerini kontrol etme anlamında yardımcı olur. Son olarak iyi düzenlenmiş sınıflarda herkes için daha fazla öğrenme imkanı vardır.
  • Bu noktada kuralların okulda öğrenciler ve öğretmenin; evde de çocuklar ve ebeveynlerin ortak çalışması olması çok önemlidir. Beklentilerin tüm grup tarafından benimsenmesi ve sahiplenilmesi için birlikte hazırlanması gerekir. Öğretmen dönem başında kurallar ile ilgili büyük grup zamanında bir beyin fırtınası yaratarak grubun kendi kurallarını şekillendirmesinin ilk basamağını atar. Daha sonraki süreçte öğretmen çocukların söylediklerini bir tahtaya yazar ve birlikte karar verilen, pozitif cümlelerden oluşan bu kurallar sınıfa asılır.
  • Beklentiler çocuklara ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini anlatan bir liste değildir. Genellikle bir sorundan doğarlar ve grubun bu sorunu nasıl çözebileceklerini tartışması üzerine bulunurlar. Bu yönüyle kurallar dinamiktir. Süreç içinde tekrar yorumlanarak değiştirilip geliştirilebilir.
  • Beklentiler herkes tarafından hazırlandığı için aynı zamanda sorun önleyicidir. Zorlayıcı bir davranışla karşılaşıldığı zaman öğrenmen çocukla birlikte kuralların asılı olduğu tabloyu inceler ve yapılan davranışın hangi kurala uymadığını kendisinin bulmasını ister. Daha sonra öğretmen bu durumda yapılabilecek alternatif davranışı sorar ve aldığı cevabı sözel olarak ödüllendirir. Bu konuşmalar ile çocuklar sorumluluk sahibi olma ve sorunları kendi kendilerine çözme becerisi kazanır.

Beklentilerin Uygulanması

  • Beklentiler evde/okulda görünür şekilde asılı olmalıdır. Ayrıca görseller ve renkli yazı karakterleri ile desteklenmelidir Ancak sadece asmak yetmemektedir. Çocukların bu beklenti ve kuralları öğrenmesi ve pratikte uygulaması gerekir.
  • Beklentiler sistematik ve tutarlı bir şekilde öğretilmelidir. İlk zamanlarda daha çok pekiştireç kullanılmalı, daha sonra yavaş yavaş azaltılmalıdır. Aşağıdaki linkte sınıf ile birlikte kuralları tekrar eden öğretmen ve çocukları göreceksiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=9T7UJwU1ce0&t=2s

  • Videoda öğretmen öncelikli olarak öğrencilere sınıflarında bulunan kuralları sorar. Çocuklar yavaşça ellerini hareket ettirerek yürüyen ayaklar cevabını verir. Öğretmen daha sonra koşan ayakların nasıl olduğunu sorar ve öğrenciler ellerini hızlı hızlı hareket ettirir. Öğretmen koşan ayakların nerede uygun olduğunu sorar ve dışarıda cevabını alır. Yürüyen ayakların nerede uygun olduğunu sorduğunda ise içeride cevabını alır. Daha sonra sınıfa ikinci kurallarının ne olduğunu sorar. Bunu sorarken çocuklara isimleri ile hitap eder. Çocukların dışarı sesi şeklinde cevap vermesi üzerine öğretmen gürültülü bir dışarı sesi ile merhaba demelerini ister ve sınıf merhaba diye bağırır. Daha sonra öğretmen çocuklardan içeri sesi ile merhaba demelerini söyler. Çocuklar bu defa kısık sesle merhaba der. Üçüncü olarak sınıfın yumuşak dokunuş kuralı söylenir. Öğretmen bütün çocukların yumuşak dokunuşu göstermelerini ister. Dördüncü kural olan el sıkışma ve selamlaşma da aynı şekilde uygulanarak gösterilir. Öğretmen çocuğa son kurallarının ne olduğunu sorduğunda çocuk sıra beklediklerini söyler. Öğretmen nedenini sorar ve çocuklarla sohbet etmeye başlar. Herkesin aynı anda kütüphane köşesinde olması durumunda neler yaşanabileceğini sorar, gelen cevabı öğretmen de tekrar ederek pekiştirir.
  • Videoda da görüldüğü gibi sınıf kuralları sınıfın rutinine dahil edilerek ve eğlenceli bir şekilde öğretilebilir.
  • Öğretmenler/ ebeveynler yapılan olumlu davranışlara odaklanmalıdır. Bu durum sınıf/ev atmosferini direk olarak etkileyecektir. Unutulmamalıdır ki çocuklar ancak kendilerini değerli hissettikleri, sevildiklerini ve kabul edildiklerini bildikleri bir ortamda öğrenebilir.
  • Sonuca değil sürece önem verilmelidir.
  • Pekiştireçler kullanılarak olumlu davranışın artması desteklenmelidir.

– “Not tuttuğunu görüyorum.”

-“Kullandığın materyali yerine kaldırdığını gördüm. Bu hoşuma gitti.”

  • Beklentiler oluşturulurken olumlu cümleler kurulmalıdır.

-“Hızlı koşma!” yerine “Yuvarlak grup zamanında yavaş yürümemiz gerekli.”  cümlesi tercih edilmelidir.

  • Okul öncesi grup için en fazla 5 sınıf kuralına yer verilmelidir.

Beklentilerin Uygulanması Sırasında Bazı İpuçları

  • Beklentilerin uygulanması sırasında çocukların olduğu kadar öğretmenlerin/ebeveynlerin de hassas davranmaları gerekmektedir. Bu durum çocukları da beklentiler karşısında daha sorumluluk sahibi kılacaktır.
  • Beklentilerin tutarsız bir şekilde uygulanması durumunda çocuklar sınırlarını test etmek isteyeceklerdir ve bu durum bazı karşı çıkmalara ve zorlayıcı davranışlara sebep olabilir.
  • Çocuklar öfke nöbetine girdikleri zaman öğretmenin/ebeveynin ilk önce çocukların sakinleşmesi için uygun ortam sağlamaları daha sonra olay hakkında konuşmaları gerekmektedir. Öfke nöbeti sırasında çocuğun istediği şeyin yapılması daha sonraki süreçte de çocuğun bu yöntemi istediği şeyleri yaptırmak için kullanma olasılığını arttıracaktır. Bu yüzden kısa süreli çözüm yerine çocuğa sorun çözme becerisi kazandırmak daha uzun ancak kalıcı bir öğrenme biçimidir.
  • Birlikte hazırlanan sınıf kuralların altına çocukların ve öğretmenin imza atması grubun kuralları benimsemesine yardımcı olabilir.
  • Kurallar oluşturulduktan sonra sınıf içinde kuralların uygulandığı resimler çekilerek panoda grubun kendi resimleri kullanılabilir. Bu durum yine çocukların kuralları sahiplenmesine yardımcı olur.
  • Son olarak öğretmenin öğrencilerin dikkatini çekmesi için sürekli olarak “yapma, sus, koşma, dur” kelimeleri yerine sınıfın kendi rutin toplanma ve dikkatin öğretmene verilmesini sağlayacak ortak bir mesaj bulunması önemlidir.

Örneğin:

-Öğretmenin sınıfa: “Heyyy sennn diye eğlenceli ve ritimli bir şekilde seslenmesi üzerine çocukların: “Hoooo bennn…” şeklinde karşılık vermesi

Ya da:

-Öğretmenin sınıfa: “1-2-3 gözler bende” şeklinde eğlenceli ve ritmik bir şekilde seslenmesi üzerine

Çocukların: “1-2 gözler sende” şeklinde karşılık vermesi örnek verilebilir.

  • Tüm bu unsurlar aslında sınıfı öğrenme ortamı bakımından daha verimli hale getirmek amacını taşır.

 

Kaynakça

-Çocuk Davranışlarını Anlama ve Rehber Olma, Mine Göl-Güven, ph.D.

-Gartrell, D.(2004). The Power of Guidance. NAEYC.

-Robert J. Mackenzie (2013) Çocuğunuza Sınır Koyma 2. Yakamoz Yayınevi

Yazan : Aylin Tuğrul

Erken Çocuklukta Cinsiyet Eşitliği

Erken çocukluk döneminde başlayan ve neredeyse hayat boyu devam eden kadın erkek arasındaki sosyolojik fark ne yazık ki üçüncü dünya ülkelerinde oldukça fazladır. Doğumdan itibaren düşünüldüğünde, erkek egemen toplumlarda, kadınlardan erkek çocuk doğurması beklenir ve doğan çocuk kız olduğunda anne suçlanır; oysa ki çocuğun cinsiyetini belirleyen babadan gelen kromozomdur. Tam da bu noktada, bilimden uzak, tıp ve teknoloji alanlarında gelişmeleri takip etmeyen; varlığına yalnızca kadına karşı üstünlük sağlama,  onu aşağılama ve evine para getirme anlamları yükleyenler, içinde bulunduğu toplumu medeniyetten uzaklaştıranlardır. 

Gelişimsel olarak devam edilecek olursa, doğan kız çocuğu kuvözde ağladığında aileden gelen “kim ağlattı benim kızımı” şeklindeki tavır ona acıma duygusunu pekiştirirken; erkek çocuğuna karşı “ağlasın aslan oğlum” tavrı onu yüceltmeye ve yaptığını doğrulamaya yöneliktir.

Doğumdan itibaren, bilinçsiz aile tarafından kız çocuğuna alınan oyuncak bebek, yemek takımı, ev aletleri gibi oyuncaklar onu eve bağlar, merhamet duygusu yükler ve annelik görevine vurgu yapar. Erkek çocuğuna ise, araba ve silah gibi sırasıyla onun topluma girmesini sağlayan, saldırgan ve savaşçı ruha sahip olmasına neden olan oyuncaklar alınır. Dikkat edilmezse, materyallere yüklenen “hidden curriculum” denilen örtük program ile çocuklar, istemsizce yanlış yetiştirilebilir.

Bu dönemin devamında ortaya çıkan çocuklardaki cinsellik merakı ve öğrenme arzusu da doğru ve somut bir anlatımla giderilmelidir. 11 yaşından önce çocuk, Piaget’nin dördüncü ve son bilişsel gelişim evresi olan soyut işlemler dönemine henüz girmediği için, bilgiler onlara somut bir şekilde aktarılmalıdır. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar, üst düzey gruplama ve yalnızca kendi cinsiyetinden olanlarla yani aynı oyuncakları paylaştıklarıyla (araba vs. bebek) oyun kurmaya başlar ve kendini karşı cinsten uzaklaştırır. Bu evrede ebeveynler tarafından daha dikkatli olunması gerekirken, bazı toplumlarda, erkek çocukları için dinsel ve töresel bir gelenek olan sünnet düğünü bu dönemde yapılır. Erkek çocuğu, görkemli bir düğünle “daha da erkek” olur, bu durum kutlanır. Kız çocuğu ise o dönemde cinsiyetini yüceltecek bir “düğün” ile karşılaşmaz. Erkek çocuğu sünnet olduktan sonra , “göster amcalara pipini” şeklinde bir ifadeyle karşılaşırken, kız çocuğu ise “ört bacaklarını” şeklinde bir tavırla yüz yüze gelir. Pipisini göstermenin takdir edildiği bir evrede, çocuk devresel tepki kazanımını edinmiştir ve takdir edilme arzusuyla sürekli aynı hareketi yapma isteğine maruz kalır. Girdiği ortamlarda sünnetli pipisini göstermenin belki de kimliğinin önüne geçtiğini fark edemeyen çocuk, varlığının pipisine bağlı olduğunu bile düşünebilir. Tam da kendini karşı cinsten soyutladığı bu gelişimsel evrede, artık kız çocuğu onun için oldukça farklı ve ulaşılması güç bir konumdadır. Kız çocuğunun örtmezse cezalandırıldığı ve örttükçe gizeminin arttığı, erkek çocuğunun ise açtıkça cesaretlendirildiği bir toplumda olacaklar çok da şaşırtıcı değildir.

Bilişsel gelişimde son evreye yani soyut düşünebilme dönemine giren çocuk, ergen egosantrizmi yaşar ve yalnızca kendi doğrularını kabul eder. Erikson ise bu döneme, kimlik kazanımına karşı rol karmaşası adını vermiştir. Bilişsel gelişime ek olarak, fiziksel ve davranışsal gelişim daha ön plandadır. Bu dönemde, üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuğuna kazandırılan annelik kimliği ve erkek çocuğuna kazandırılan askerlik yani koruma kimliği toplumların gelişmişlik seviyesini gösteren en temel faktörlerden biridir. Kız çocuğuna tanınmayan eğitim ve kendini gerçekleştirme hakkı onun toplumdan uzaklaşmasına neden olur ve toplum tarafından baskılanan anne kimliği ile çocuklarını da bu yönde yetiştirmeye başlar. Buradan anlaşılacağı üzere,  toplumları sosyal açıdan geliştiren beyin gücü değil, içindeki çocukların yetişme tarzıdır. Erken çocukluk döneminde verilmek istenen akademik bilgiden ziyade, çocuklara olgusal yargılar ve değer yargıları öğretilmelidir. Bu sayede, toplumsal bütünlük sağlanır ve işlevselci bakış açısına sahip Durkheim’in de vurguladığı gibi her birey toplumdaki görevini bilinçli bir şekilde yerine getirir.

Tüm bunların gerçekleşmesi için öncelikle annelerin nitelikli yetişmesi gerekmektedir, bu da onlara tanınan hak ve özgürlükler sayesinde olur. Kadınlar da toplumda söz sahibi bireyler olarak, yaşama hakkı için değil sosyal haklar için mücadele etmelidir. Kadın erkek fark etmeksizin, mücadele ile kazanılmış haklar daha değerlidir ve bu haklara daha çok sahip çıkılır. Britanya’daki büyük ayaklanma sonrası elde edilen kadın hakları buna örnektir. Şuan neredeyse tüm dünya ülkeleri arasında, seçme ve seçilme hakkına en çok sahip çıkanlar İngiliz kadınlarıdır. Bir toplumda da, kadına, çocuğa ve hayvana verilen değer ne kadar yüksekse, oradaki insanların yaşam kalitesi de o kadar yüksektir.

Bir çocuk yetiştir, tüm dünya değişsin!

Feyza Yeliz Bayındır

 

Mitler & Masallar

İlk hikayelerimiz genelde masallarımız olur. Hepimizin aklında yer eden, bir büyüğünden dinlediği ve ömrü boyunca unutamadığı masalları vardır.  Sizin için son dönemde derlenen ya da yeniden yayınlanan ve kültürel mirasımız için çokça önemli üç kitabı inceledik 🙂

 

İlk kitabımız Sümer Hayvan Masalları. Yazar Yalvaç Ural’ın iki yıllık büyük emeği sonucu ortaya çıkan kitap, Sümerleden kalma yazıtların derlenmesi ile oluşuyor. 196 sayfalık eser, farklı hayvanların hikayeleri üzerinden toplumsal hayata ışık tutuyor. Zarar görmüş yazıtları da, kendi hayal gücü ile birleştirip yorumlayan yazarımız, bizlere binlerce yıl öncesinden etkileyici bir fabl seçkisi sunuyor.

Kitap, yazı tipi ve kalınlığı ile daha çok ilkokul çağına uygun olsa da, içeriğindeki fablları erken yaşlardan itibaren çocuklarımıza sadeleştirerek okuyabiliriz.

 

4000 yıl önce dile getirilen masallar, bu güzel derleme sayesinde, bizim çocuklarımızın rüyalarını süsleyebiliyor. Keyifli okumalar!

 

 

 

Başka bir Sümer masalı dizimiz de, tarih çınarlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ’a ait. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli bilim insanlarından ve dünyadaki en önemli üç Sümerolog’dan biri olan Muazzez İlmiye hanım, 2003 yılında Sümer hayvan masallarından derlediği masal kitabını yayınlıyor. Kitap hem içeriği hem de görselleri ile erken dönemlerden itibaren çocukların ilgisini çekecektir J Binlerce yıl öncesinden bize seslenen masallar, tarih bilimini sevdirmek ve eski dönemler hakkında düşündürmek, hayal gücünü geliştirmek adına eşsiz bir kaynak.

 

Bir diğer yandan, kitabı okuduktan sonra Muazzez İlmiye Çığ hakkında kısa da olsa bilgi vermek, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin baskın olarak yaşandığı ve kız çocuklarının kendilerini geri planda tuttuğu toplumumuzda oldukça önemli. Değerli hocamızın başarılarını bilmek, dünyadaki saygınlığını anlamak çocuklarımıza cesaret verecektir. Keyifli okumalar!

Dilerseniz, yazar hakkında hem kısa hem de ayrıntılı bilgileri http://listelist.com/muazzez-ilmiye-cig/ ’dan öğrenebilirsiniz  🙂

Diğer bahsetmek istediğimiz kitabımız Yunan Mitleri. Alfa Yayıncılığın hazırladığı  ve 2017 yılında Türkçeye kazandırılan kitabın çevirmeni Abdullah Yılmaz. Yazarları ise  Ingrid d’aulaire ile Edgar parin d’aulaire.

Tarih araştırmacıları olan yazarların edebiyata kazandırdıkları pek çok eser var. Tarihi, gençlere ve çocuklara anlatan yazarların Yunan Mitleri derlemesi, 12- 15 yaş aralığındaki gençlere hitap etse de, hepimizin uzun makaleler ve araştırmalar yerine tercih edeceği türden.

Yunan mitleri ile çocuklar antik dönemi öğrenirken, hayal güçlerinin sınırlarını zorlayacaklardır. Keyifli okumalar!

 

 

Ebeveynler Çocuklarını Gizlice Gözetlememeli

 

Çocukların özel hayatını ihlal etmeyi kolaylaştıran uygulamalar, durdurulmuş gelişmeye sebep olmaktadır.

 

KIRSTEN WEIR, 14 NİSAN 2016

                Washington, Spokane yakınlarında yaşayan bir muhasebeci olan Mandie Snyder, son iki yıldır kızını “gözetliyor”. mSspy olarak bilinen kullanışlı bir teknoloji aracıyla Snyder, 13 yaşındaki kızının mesajlarını, fotoğraflarını, videolarını, indirdiği uygulamaları ve tarayıcı geçmişini inceleyebiliyor.

Bunun için hiçbir şekilde özür dilemiyor. Geçen yaz kızının, erkek arkadaşına cinsel birliktelik planları için mesaj attığını keşfettiğinde son anda müdahale edebildiğini söyledi. Snyder, “Ben kızımın yaşındayken çok daha saftım. Bugünün dünyasında sosyal olarak etkileşim kurmanın çok fazla yolu olduğunu ve sebebinin bu olduğunu biliyorum” diyerek ekledi. “Bir gencin ebeveyni olarak, bu teknoloji çağı beni korkutuyor.”

Ancak teknoloji, gençlerin başlarını belaya sokması için korkunç yeni yollar sunarken, ebeveynlere de çocuklarının her hareketini izlemek için yeni yollar önermektedir.

ANNEM VE BABAM BENİ İZLİYOR: Bazı çocuk psikologları, çocukları sosyal medya sitelerinde, mSpy gibi uygulamalarla gizlice takip etmenin özel hayat ihlali olduğunu ve çocuğa zarar verdiğini söylemektedirler.

Anne-babalar; mSpy, Teen Safe, Family Tracker ve benzerleri gibi izleme teknolojileriyle çocuklarının aramalarını, mesajlarını, sohbetlerini ve sosyal medya paylaşımlarını izleyebilmektedir. Bir çocuğun (ve telefonunun) seyahat ettiği her konumun haritalarını görüntüleyebilmektedir. Örneğin, Mama Bear adlı bir uygulama, çocukları arabada çok hızlı seyahat ederse, ebeveynlere uyarı göndermektedir.

Ancak koruma ile takıntı arasında ince bir çizgi vardır. Yeni dijital gözetleme araçları, ebeveynleri bir ikileme sokmaktadır. Ergenlik, çocukların kendi kimliklerini geliştirebilmek için gizliliğe ve bireysel alana ihtiyaç duydukları kritik bir zamandır. Çocuklarının hareketlerini izlemek ebeveynler için dayanılmaz olabilir. Ancak, çocuklarının kişisel hayatlarının karanlık köşelerine sızmak anne-babalara cazip ve de çekici gelmesi, gözetleme işleminin iyi olmaktansa zarar verici olduğuna dair bir kanıt olabilir.

Geleceği göz önünde bulundurarak, ebeveynliğin amacı sağlıklı ve kendine yeten bir birey yetiştirmektir. Oberlin Kolejinde gelişimsel bir psikolog olan Nancy Darling, “Sağlıklı özerklik geliştirme süreci çocuklar sizden kaçabildiği anda başlıyor” demektedir. “Ebeveynlik konusunda zor olan şey, çocuğun bağımsızlık isteğini kendi güvenlik endişelerimiz ile dengelemektir” diyerek eklemektedir.

Özel hayatın gizliliği, kendi kendine yeterliliği geliştirmenin önemli bir parçasıdır. Hong Kong Çin Üniversitesi’nde ergen gelişimi üzerine çalışan bir sosyal psikolog olan Skyler Hawk, “Mahremiyeti deneyimleme becerisi, muhtemelen kültürün ötesine geçen temel bir insani ihtiyaçtır” demektedir. Ergenlik döneminde, çocukların beyinleri, bedenleri ve sosyal hayatları hızla değişmektedir. Hawk ayrıca, kimlikleri ve kendilerini ifade ederek tecrübe ettiklerinde, bunu anlayabilmek için biraz alana ihtiyaç duyduklarını söylemektedir.

İndianapolis’te Indiana Üniversitesi-Purdue Üniversitesi’nde iletişim çalışmaları profesörü ve İletişim Gizlilik Yönetimi Merkezi yöneticisi olan Sandra Petronio, gizliliğin ergenler için sadece önemli olmadığını söylemektedir. Aynı zamanda onların görevi olduğunu “Bir ergenin temel işi birey olmak, ebeveyn tarafından kontrol edilmekten uzak durmaktır. Bunu başarabilmelerinin çok net bir yolu vardır, bu da özel alan talep etmeleridir “diyerek ifade etmektedir.

Petronio, çocukların gizliliğine müdahale etmenin ebeveyn-çocuk ilişkisine zarar verdiğine dair önemli kanıtlar bulunduğunu belirtmektedir. “Ebeveynler çocuklarını gizlice gözetlediklerinde güvensizlik gösterirler” demektedir. “Kontrol etmek için bu istek, gerçekten ilişkiye zarar veriyor” şeklinde eklemektedir.

Bir ebeveynin gözetleme arzusu, çocuklarını güvende tutmaktansa kendi endişesini azaltmaya yönelik istekle daha fazla alakalı olabilir.

         Hawk, gizlice casusluk yapmanın uzun süre gizli kalmayacağını da sözlerine eklemektedir. Birçok çocuk teknoloji konusunda ebeveynlerinden daha bilgilidir. Çocukların bu izleme uygulamalarını keşfedip, sistemi nasıl çökerteceklerini kısa sürede çözme olasılığı yüksektir. Örneğin, sınıflarından çıktıkları sırada konumlarını izleyen telefonlarını dolaplarına bırakabilir veya ikinci bir (gizli) Instagram hesabı kurabilirmektedirler.

Çocukların anne-babalarına güvenebileceklerini hissetmediklerinde daha da gizli davranmaları hiç de şaşırtıcı bir durum değildir. Hawk, bu etkiyi, bireycilik ve özerklik hakkındaki duyguların Birleşik Devletlerdekilere benzediği Hollanda’daki üçüncü sınıf öğrencilerinin bir örneğinde görmüştür. Araştırmacılar, çocuklara ebeveynlerinin gizliliklerine saygı duyup duymadıklarını sormuş, bir yıl sonra, meraklı ailelerin çocuklarının daha gizli davranışlar sergilediğini ve ailelerinin, diğer ebeveynlere kıyasla çocuklarının neler yaptıkları, arkadaşları ve nerede oldukları hakkında daha az bilgi sahibi olduklarını söylemiştir.

Hawk, “Zaman içinde çocukların özel hayatı ihlal edildikçe gizliliğe daha da yöneldiklerini gözlemleyebiliriz” demektedir. “Ebeveynler çok fazla müdahaleci davranırlarsa, sonuçları kendi aleylerine olacaktır” diyerek eklemektedir.

Bir çocuğun yeterli kişisel alanı olmadığında, kötüye giden tek şey ebeveyn-çocuk ilişkisi değildir. Çocukların gizlilikleri işgal edildiğinde, uzmanların “içselleştirme” olarak adlandırdıkları anksiyete, depresyon ve içine kapanma gibi akıl sağlığıyla ilgili problemlerin olduğu davranışlar ortaya çıkabilmektedir. Temple Üniversitesi’nde psikoloji profesörü ve ‘Fırsat Çağı: Ergenliğin Yeni Biliminden Dersler’ kitabının yazarı Laurence Steinberg, “Aşırı müdahaleci ebeveynlerle büyüyen çocukların, bağımsız çalışabilme yeteneklerine olan güvenlerini kısmen zayıflattığından zihinsel sağlık sorunlarına duyarlı olduklarını gösteren birçok araştırma vardır” demektedir.

Ebeveynler çocuklarına kendi kararlarını verebilmeleri için mahremiyet sağlamazlarsa, çocuklar bu kararlardan bir şeyler öğrenme şansına sahip olamazlar. Rochester Üniversitesi’nde ergen-ebeveyn ilişkilerini araştıran bir psikoloji profesörü olan Judith Smetana, ailelerin çocuklarına rehberlik etmek ve onları korumak gibi bir yükümlülüğü olduğunu, ama ergenliğin sınırları test etme zamanı olduğunu söylemektedir.

Alkol tüketimini örnek olarak ele alalım. Smetana “Ergenlikte içki içmeyi deneyen fakat ağır içki alışkanlığı olmayan çocuklar, hiç denemeyenlerden psikolojik olarak daha sağlıklı olma eğilimindedir” demektedir. “Çocukların içki içmesine göz yummak istemiyorum, ama bunun bir tecrübe olduğunu biliyoruz” diyerek eklemektedir. “Ergenliğin doğası budur.”

Ebeveynler özel hayat gizliliğinin öneminin farkında olduklarında bile sınırları belirlemek çok zor bir iştir. Princeton Üniversitesi’nde bir sosyolog ve 2014 yılında çıkan “Parentoloji” kitabının yazarı Dalton Conley, bu sınırın tek bir sosyo-ekonomik tabakada ya da tek bir mahallede bile, her bir aile için farklı göründüğünü söylemektedir. Conley, bir konferansta profesyonel bir meslektaşının genç kızına bir dadı kamerayla casusluk yaptığını öğrendiğinde çok şaşırdığını belirtmiştir. Aynı zamanda, nerede olduğunu ve ne satın aldığını öğrenmek için kendi çocuğunun banka kartının hesap özetlerini kontrol etmekten çekinmediğini öğrendiğini de söylemiştir. “Ebeveyn gözlem teknolojisi çok hızlı gelişti, neyin kabul edilebilir neyin kabul edilemez olduğuna dair bir ilke yok” diyerek eklemiştir.

Ebeveynler çocuklarını gizlice gözetlediklerinde güvensizlik gösterirler. Kontrol etmek için bu istek, gerçekten ilişkiye zarar veriyor.

         Darling de bağımsızlık ve gizlilik arasındaki çizgiyi geçenlerden biridir. Çocuklara sağlıklı bir özerklik geliştirme alanı sağlamak gerektiğini savunduğu kadar, o da çok endişeli bir ebeveyndir. Küçük oğlundan, “iPhone’umu Bul” özelliğini açmasını istemiştir, böylece ona ulaşamama durumunda istediği gibi takip edebilecektir. Büyük oğlu, kolejden bir gece eve gelmediğinde “Kız arkadaşını arayabilmek için cep telefonu kayıtlarına girdim” diye itiraf etmiştir. “Oğlum bu konuda çok sinirlendi, ancak gecenin 3’üydü ve çok endişelenmiştim” diyerek sözlerine eklemiştir.

Darling’e göre çocuklar, ebeveynleri konuşmalarını gizlice dinleyerek ya da mesajlarını okuyarak kişisel meselelerine karıştıklarında özel hayatlarının işgal edildiğini hissetmektedirler. Ancak birçok çocuk, ebeveynlerinin uyuşturucu kullanımı ve çocuklarının okuldan sonra nereye gittiklerini bilmek gibi güvenlik konularında kural koymak gibi meşru otoritesinin bulunduğunun farkındadırlar. Darling “Ebeveynlerin çocuklarının nerede olduğunu bilmeleri gerekir” demektedir.

Ancak güvenlik konularının ne olduğu ve sınırlarının nasıl belirleneceği tam olarak bilinmemektedir. Birçok toplulukta, çocuk olmak için güvenli bir zamandır. FBI verilerine göre, 1993 ile 2011 yılları arasında şiddet suçu oranı yüzde 48 oranında düşmüştür. Çocuk ölüm hızı da azalmaktadır. Aynı zamanda kayıp çocuk rapor kayıtları da düşmektedir.

Yine de bazı uzmanlar, çocukları yakından izlemek için yapılan kültürel baskıların, hiç bu kadar fazla olmadığını belirtmektedir. Çocuklarının okula yalnız başlarına gitmelerine veya parkta onları kollayan biri olmadan oynamalarına izin vermeleri nedeniyle tutuklanan anne ve babaların sayılarının artması buna kanıt oluşturmaktadır.

Birçok uzman, bu değişimin sürekli olarak kaçırma ve tehlikeyle ilgili haber başlıkları sunan modern medya yüzünden olduğunu düşünmektedir. Petronio, “Medya korkuyu arttırdı ve bu korku çocuk, genç ve hatta genç erişkinlerde kısıtlamalar yapılmasına sebep oluyor” demektedir. “Medya, çocukların yeteneklerinin gelişimini zayıflatma potansiyeline sahiptir, oysa gençlerin birer bağımsız yetişkin olması gerekmektedir” şeklinde sözlerine eklemektedir.

Elbette, tehlikeli semtlerde yaşayan çocuklar da vardır. Sıkı ebeveyn gözlemi bu gibi çocuklar için daha faydalıdır. Örneğin, Virginia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmada, orta sınıf mahallelerde “düşük riskte” olduğu belirlenen, annelerinin özerkliklerini ihlal ettiği çocukların ebeveyn ilişkilerinin kötüleştiği ve yaşıtları ile anlaşamadıkları ortaya çıkmıştır. Ancak düşük gelirli, yüksek riskli ailelerde yaşayan çocukların, anneleri daha otoriter olduklarında, onlarla ile daha iyi ilişkiler gösterdikleri ve daha az sorunlu davranışlar sergiledikleri bildirilmiştir.

Ancak birçok toplulukta, bir ebeveynin gözetleme arzusu, çocuklarını güvende tutmaktansa kendi endişesini azaltmaya yönelik istekle daha fazla alakalı olabilmektedir. Petronio “Asıl önemli olan, belirsizlik konusunda az hoşgörü sahibi olduğunuz için, öğrenme ihtiyacınızı karşılamaya çalışırken çocuğunuza daha iyi kararlar vermeyi öğrenmeleri için bir fırsat vermiyorsunuz” demektedir.

Hawk’un araştırması, çocuklarını gizlice gözetleyen anne-babaların, ebeveynlik yeteneklerine daha az güven duyduğu, çocuklarıyla olan ilişkileri ve çocuğun davranışları konusunda daha fazla endişe duyduklarını göstermektedir. “Araştırmama dayanarak söyleyebilirim ki gizlice gözetleme çocuğun olduğu kadar ebeveynin uyumluluğu hakkında bize bilgi vermektedir” diyerek eklemektedir.

Psikologlar, sınırları sağlıklı bir şekilde belirleme konusunda iyi iletişimin önemli olduğunu ve ebeveynleriyle daha fazla paylaşmayı seçen çocukların daha iyi uyum gösterme eğiliminde olduklarını söylemektedir. Hawk, “Sonuçta, çocuğunuzla ilgili neler olduğunu öğrenmenin en iyi yolu onlara neler olduğunu anlatmaktır.” demektedir.

Bazı ebeveynler, çocuklarını gözetlemenin onlarla iletişimlerini artırdığını söylemektedir. Snyder, kızının telefonunda bir izleme uygulaması kullanmanın seks, uyuşturucu, intihar ve arkadaşlar gibi konuları tartışmak için bir başlangıç noktası olduğunu belirtmektedir. Snyder, “Arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları okuduğum için, hayatında neler olup bittiği hakkında anlık konuşmalar yapabiliriz” demektedir. “mSpy’ın yardımı olmadan böyle açık ve saygılı bir ilişkimiz olacağına inanmıyorum” diyerek sözlerine eklemektedir.

Yine de, casus yazılımlarını indiren birçok ebeveynin asıl amacının çocuklarıyla kaliteli görüşmeler yapmak olmadığı söylenebilir. Açıkçası, gizlilik ve kişisel alan, çocukların sağlıklı yetişkinler olmasına yardımcı olmak için önemlidir. Bu mahremiyeti ihlal etmek artık her zamankinden daha kolay olduğu için, ebeveynler bu çizgiyi aştıklarında kendilerine sormaları gereken bazı cevaplanması zor sorular vardır.

kaynak : http://nautil.us/issue/35/boundaries/parents-shouldnt-spy-on-their-kids

çeviren : Başak Bilgin

 

Blog yazıları – Derlemeler

0 – 3 YAŞ ARASI ÇOCUKLARDA FİZİKSEL GELİŞİM

İnsan yaşamın ilk üç yılı, tam fiziksel bağımlılıktan bağımsızlığa geçiş ve kendi kendine yetebilecek kadar hareket becerisi kazanma evresidir. Bu sürecin zaman çizelgesi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak her yeni doğan çocuk büyüdükçe kademeli olarak ilerleme ve gelişme gösterir. Bu yazımda 0-3 yaş arası çocuklarda görülen temel gelişmeleri sıralayacağım.

0 – 3 Ay

Bu dönemde bebeğin ilk öğrendiği beceri baş kontrolüdür.

Bebekler bu aralıkta kaslarını ve hareketlerini kontrol etmeyi öğrenirler. Bu öğrenme süreci baş, kollar yani bedenin üst kısmından, bacaklara ve ayaklara yani aşağıya doğru ilerler. İlk zamanlarda bebek hareketleri doğal refleksler olarak tanımlanabilir. Örneğin yanağına dokunduğunuzda başını yana döndürür. Bu süreçte motor gelişimleri devam ederken, aynı zamanda çevreyle etkileşime girmeyi öğrenmeye başlarlar. Bir ay içinde bebek sırt üstü ya da yüz üstü yatarken kafasını yana çevirebilir, ellerini ve kollarını hareket ettirebilir.

3 – 6 Ay

Bu dönemdeki bebekte görülen en önemli gelişme baş ve omuz bölgesini kontrol etmeye başlamasıdır.

Motor hareket kabiliyetleri gelişmeye devam eder. 3 aylık bir bebek normal şartlarda sırt üstü ya da yüz üstü yatarken bacaklarını ileri geri ittirebilir, elleri ile oyuncakları kavrayabilirler. Bebek 3-4 aylarında yüz üstü yuvarlanabilir, 6 ayla birlikte sırt üstü yuvarlanabilir.

6 – 12 Ay

Bu dönemde bebek bağımsız bir şekilde oturabilir. Bu oturuş şekli ona çevresini gözlemleme ve keşfetme fırsatı verir.

Bebek 1 yaşına yaklaştıkça motor hareket kabiliyetleri gelişmeye devam eder ve bu gelişimle birlikte çevresini keşfetmeye başlar. Ortalama bir bebek 6 aylıkken herhangi bir destek almadan oturabilir ve 7-8 aylar arasında destek alarak ayakta durabilir. 9 aya yaklaşırken bebek elleri ve dirseklerini kullanarak ayağa kalkmaya çalışır ve 9 ayın sonuna doğru destekle yürümeye başlar. Ayakta durabilme becerisi edinmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardır.

12 – 24 Ay

Bebek yaşamının ikinci yılında yürüme becerileri iyileşmeye başlar.

12 aya gelindiğinde ortalama bir bebek kendi başına bir kaç adım atabilir. 13-15 aylar arasında yürüme becerileri artar ve odanın bir köşesinden diğer köşesine destek almadan yürüyebilir. Ayağı ile topa vurmak ya da elindeki topu hedef gözeterek atmak gibi daha kompleks hareketler 18 ayla beraber başlar. Bu zamanlarda bebekler koşmaya ve destek alarak merdivenlerden çıkmaya başlayabilirler. Bu becerileri kazanmak onları daha hareketli ve oyuncu yapar.

24-36 ay

2 ve 3 yaşları arasında bebeklerde denge becerisi gelişir ve bu sayede daha düzgün yürümeye başlarlar. Bu dönemde çocuk tek ayak üstünde durmayı, geriye doğru gitmeyi ve parmak uçlarında yürümeyi öğrenir. Ortalama bir çocuk 2 yaşına geldiğinde olduğu yerde zıplayabilir, 3 yaşındaysa artık bir nesnenin üzerinden atlayabilir kabiliyete gelir. 30-34 aylar arasında çocuklar destek almadan ve bir şeylere tutunmadan merdivenlerden yukarı doğru yürüyebilir. 35 aya geldiğinde çocuklar oyun alanlarında rahatlıkla koşup oynayabilir duruma gelirler. 3 yaş itibari ile de artık bir çocuk üç tekerlekli bir bisikletle rahatlıkla gezebilir.

TEMEL HAREKET KABİLİYETLERİ

 

Temel Hareket Kabiliyeti Nedir?

Temel Hareket Becerileri (FMS), bacaklar, kollar, gövde, baş gbi farklı vücut parçalarını içeren hareket kalıplarıdır. Bu hareket kalıpları koşma, atlama, yakalama, atma, çarpma ve dengede durma gibi becerilerdir. Bunlar jimnastik ve spor gibi daha karmaşık hareketlerin öncüleridir ve bu alanlardaki niteliği belirler. Temel hareket kabiliyetleri 3 temel kategoriye ayrılır. Bunlar beden yönetimi becerileri, lokomotor beceriler ve nesne kontrolü becerileri şeklinde tanımlanır. Bu alanlara pek çok beceri dahil edilebilir.

Beden yönetimi becerileri vücudu durgun halde ve dengede tutabilmeyi kapsar. Bu becerilere statik ve dinamik dengeleme, durma, yuvarlanma, bükme, esnetme, dönme, salınma gibi hareketler örnek gösterilebilir.

Lokomotor beceriler vücudu bir yerden başka bir yere taşıyabilmeyi içerir. Bu beceriler arasında atlama, yürüme, kaçma, yüzme, zıplama, koşma gibi hareketler vardır.

Nesne kontrol becerileri elle ve ayak ile nesneleri kontrol etmeyi, yönlendirmeyi içerir. Örneğin, atma, yakalama, tekme atma, çarpma, zıplatma, sürükleme.

Temel Hareket Kabiliyetleri Neden Önemlidir?

Temel Hareket Kabiliyetlerine hakim insanlar yaşamları boyunca fiziksel aktivite içeren etkinliklere daha kolay katılır. Yeterli hareketlilikte olan insanların genellikle benlik saygısı ve kendine güveni yüksektir. Risk almak konusunda daha isteklidirler ve girişimcidirler. Bu kabiliyetlere hakim çocuklar popüler oyun arkadaşlarıdır ve ayrıca aktif ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürme olasılıkları daha yüksektir. Bu çocuklar bilgi, anlayış, beceri isteyen işlerde daha başarılırdır. Temel hareket kabiliyetine hakim olmayan çocuklar genellikle oyun alanlarına katılmakta zorluk çeken çocuklardır, benlik saygıları ve kendilerine güvenleri düşüktür. Sıklıkla fiziksel aktivitelerden kaçınırlar. Bu yüzden çok hareket etmezler. Bu da kas ve kemik gelişimlerini, özgüvenlerini, sosyal hayattaki yerlerini tehlikeye sokan bir durumdur.

Özellikle günümüzdeki çocuklara baktığımızda genelde apartman dairelerinde yaşadıklarını, dış ortamda rahatlıkla zaman geçiremediklerini, koşmaya, zıplamaya, esnemeye fırsat bulamadıklarını görürüz. Oysa hareket etmek çocukların en temel ihtiyaçlarından biridir. Bu yüzden günümüzde şehirlerde yaşayan çocuklara Temel hareket kabiliyetlerini geliştirebilecekleri fırsatlar yaratmalıyız. İstedikleri gibi atıp tutabilecekleri tehlike içermeyen materyallerden üretilmiş oyuncaklara sahip olmalılar. Her gün mutlaka yürüyüş yapmalılar. Hareket içeren aktivitelere sıklıkla katılmalı, okul ortamında yaş ve beden yapılarına uygun beden eğitimi dersi almalılar.

 

ERGOTERAPİ (OCCUPATIONAL TERAPİ)

Ergoterapistler fiziksel koordinasyon, organizasyon ve planlama becerileri ile ilgili sorun yaşayan çocuklara ilgilenirler. Bu terapistler, belirli öğrenme ve dikkat sorunları olan çocuklara, daha verimli ve daha az yorucu görevler (yazı veya dikkat oyunları gibi) yapmalarını sağlayarak alışma ve öğrenme süreçlerine yardımcı olurlar.

Öğrenme ve dikkat sorunları olan çocuklar ergoterapiden nasıl yararlanabilirler? Bağlantı açık gözükmeyebilir. Ancak koordinasyon, dikkat, kontrol ve öz bakım becerileri ile ilgili sorunlar akademik zorluklara neden olabilirdiğinden bu çocukların ergoterapi alması çok önemlidir.

Örneğin, kalem tutmada zorluk çeken bir çocuk, ödevlerini tamamlamakta güçlük çekerler.  Bazı çocuklar organizasyonla ilgili sorun yaşarlar. Bu çocuklar okul çantalarını taşımakta zorluk çekebilirler. Denge problemi yaşayan çocuk sosyal hayatında bir çok zorlukla karşılaşabilir. Bu gibi durumlarda bir ergoterapistten yardım almak gerekir.

Ergoterapi Nasıl Çalışır?

Bir ergo terapist, insanlara gündelik faaliyetleri gerçekleştirmeyi öğrenmelerine yardımcı olan, eğitimli bir uzmandır. Ergo terapistler her yaştan insanla ve çeşitli zorluklarla çalışırlar. Örneğin öğrenme ve dikkat sorunu olan çocuklar ile çalıştıklarında, diğer pek çok alana da el atmış olurlar. Ergo terapistler şu alanlar ile ilgilenir:

* İnce motor becerileri

* Kaba motor becerileri

* Fiziksel mekan ve nesneleri kapsayan bilişsel beceriler (düşünme ve düzenleme)

Ergoterapinin amacı, çocukların günlük yaşantılarında daha bağımsız olmasına yardımcı olmaktır. Bir ergo terapistin üzerinde çalışabileceği becerilere şunlar örnek verilebilir:

* Öz bakım becerileri (diş fırçalama, düğme ilikleme, tabak, kaşık, çatal kullanma)

* El-göz koordinasyonu (sınıf tahtasına yazı yazma, öğretmenin tahtaya yazdıklarını deftere geçirme)

* İnce motor becerileri (kalem tutma ve yazı yazma, makas kullanma)

* Planlama ve organizasyon (bir sonraki dersi için müzik aletini yanına alma, ders kitaplarını toplarlama, beden dersi için spor kıyafetlerini giyme)

* Uygun tepki verebilme becerisi (duyu işleme sorunları olan bir çocuğa etkilere uygun tepkiler vermesi konusunda yardımcı olunabilir)

* Fiziksel tepkiler (davranış sorunları olan çocuklara sinirli oldukları anlarda kendilerine ya da başkalarına zarar vermektense başka çıkış yolları bulması noktasında yardımcı olunabilir)

* Uygun tepkiler (duyusal işleme konularına sahip çocuklara, duyumlara daha uygun bir şekilde yanıt vermelerine yardımcı olur)

Bir ergoterapist çocuğun özel bir ekipmana ya da yardımcı bir teknolojiye ihtiyaç duyup duymayacağı anlayabilir. Ayrıca bir çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim programında belirlenen hedeflere ulaşmasına yardımcı olabilir. Ebeveynlere ve öğretmenlere çocuğun hali hazırda neler yapabildiğini ve ulaşılması mümkün hedefleri gösterebilir. Bu amaçla ortak bir çalışma planı oluşturabilir.

Ergoterapinin Faydaları

Ergoterapi, öğrenme ve dikkat sorunları olan bazı çocukların daha bağımsız ve daha başarılı olmalarına yardımcı olur. Bu özellikle terapiye küçük yaşta başlayan çocuklar için geçerlidir.

Çocuklar için ergoterapinin faydalarını şöyle sıralayabiliriz:

* Bağımsız olma ve kendine güven artışı

* Bir çocuğun neyi başardığı ve neyi başarması gerektiği konusunda velileri ve öğretmenleri bilgilendirerek çocuğa karşı daha bilinçli bir yaklaşım yaratmak.

* Konsantre olma ve akademik görevlerini tamamlama becerisi

Ergoterapi Alanına Giren Öğrenme ve Dikkat Sorunları

* Disleksi

* Disgrafi

* Hareket planlama bozukluğu

* Duyu algılama sorunları

* Görme ve algılama sorunları

Ergoterapiden Beklenebilecek Sonuçlar

Eğer bazı problemleri olan bir çocuk ergoterapist ile çalışıyorsa, yaşadığı zorlukları muhtemelen zaman içinde aşmayı öğrenecektir. Bu durumda çocuğun yaşamı günden güne kolaylaşacaktır. Çocuğun belirtilerinin ciddiyetine göre bazen uzun soluklu bir çalışma gerekebilir. Bu nedenle ebeveyne ve çocuğa  uyum sağlayabilecek uygun ve alanında uzman bir ergoterapist ile çalışmak çok önemlidir.

Ergoterapinin tek başına bir çocuğun sorunlarını “tedavi” edebileceği beklenemez. Örneğin disgrafi sorunu olan bir çocuğa ergoterapist yazı yazmayı öğretebilir, nasıl not tutacağını da öğretebilir. Ancak çocuk yüksek ihtimalle hızlı bir yazar olmayabilir.

Çocu ergoterapiye ne kadar erken başlarsa, süreç o kadar etkili olacaktır. Ergoterapistler, küçük yaştaki çocukların sosyal ve akademik becerilerini geliştirmelerine yardım ederek gençlik dönemlerini daha kolay hale getirir.

Ergoterapi çocukların öğrenme ve dikkat sorunları için başvurulacak yollardan sadece biridir. Tüm olası tedavi yöntemlerine açık olmak çocuk için en doğru tedavi kombinasyonunu bulmayı kolaylaştırır.

Fatima Çelik

BEYİN ENTEGRASYONU

 

 

Çocukların duygusal gelişimlerini anlamak ve duygusal zekanın daha derinlerine inmek üzerine strateji ve yöntemleri ele alan Türkçe’ye “Bütün Beyinler Çocuk” olarak çevirilen “The Whole Brain Child” ve “Anne Baba ve Çocuk Arasında” olarak çevrilen “Between Parent and Child” kitaplarında edindiğim bilgileri derleyip sizinle paylaşmak istedim.

 

Hepimizin bildiği gibi beyin sağ ve sol iki lobdan oluşuyor. Sol beyin mantıksal, sözel ve dile dayalı, gerçekçi, detaycı, matematiksel iken sağ beyin duygusal, sözel olmayan, göz kontağı, yüz ifadesi ve mimikler gibi iletişim için gerekli sinyallerin beyne iletilmesinden ve kişisel hatıraların tutulmasından sorumludur. Sağ beyin detay ve düzen yerine büyük resmi görmeyi hedefler.

Hayatın ilk 3 yılında, çocuklar sağ beyinlerini sol beyinlerine göre daha baskın kullanırlar. Bu çağda, sorumluluk ve zaman algısı oldukça zayıftır. Zamanın nasıl akıp geçmekte olduğunu fark etmeden oyun oynayabilirler örneğin. Bu demek oluyor ki bu dönemde çocuklar mantığa baş vurmak yerine duygularına dayanarak tepkiler veriyor. Beyin entegrasyonu ise beyinin iki ortasında bulunan corpus collasum’daki lifleri güçlendirerek beynin iki tarafını takım halinde çalıştırmak demek oluyor. Beynin tek tarafını tek tarafını kullanmak tek kollukla yüzmeye çalışmaya benzetilebilir. Bu yöntem zihinsel kaynakları tam kapasitede kullanabilmek, kendini daha iyi anlamak, daha sağlam ilişkiler kurabilmek ve için beynin iki tarafının uyum içerisinde çalıştırılması prensibine dayanıyor. Bunun için ilk aşamada çocuklarla mantık ve duyguların değerini öğretmek ve ne hissettiklerini daha iyi anlamalarını destekleyebilmek önemli.

 

Temelde entegrasyon, beyini çevreleyen kompleks dinamiklerin ilişkisini anlamakla ilişkili. Bunu basit bir şekilde açıklamak gerekirse, “huzur nehri” olarak söylenebilir. Bir ırmakta huzurla kayığınızla gitmekte olduğunuzu hayal ediğinin. Bu sizin “huzur nehriniz”. Etrafınızda olanlarla barışık olduğunuzda ve kendinizle ilgili açık fikirleriniz olduğunda bu nehirde ilerlersiniz.

Ancak bazen kıyılardan birine çok yakın yüzersiniz. Hangi kıyıya yakın olduğunuzun önemi yok bir kıyı kontrolden çıktığınızı hissettiğiniz kaosu temsil eder. Huzur dolu nehirde yüzmek yerine düzensizliğin aniden sizi çekmesiyle karmaşanın ipleri ele aldığını hissedersiniz. Karmaşadan uzaklaşmalı ve huzurla nehirde yol almaya devam etmelisinizdir.

Ancak çok fazla uzaklaşmamalısınız, çünkü diğer tarafın da kendine özgü başka tehlikeleri vardır. Bu taraf değişmez katılığı temsil eder, yani kaousun tam tersi. Kontrol altında olmanın tersi olarak etrafınızdakileri her şeyi kontrol etme ve kontrolü empoze etmeyi temsil ediyor. Kabul etmeye ya da pazarlığa girmeye son derece kapalı hale gelmiş oluyorsunuz. Bu kıyıda kanonuz sazlıklara ve ağaç çalılarına takılıyor ve kayığınızın akıp gitmesini engelliyor.

 

Sonuç olarak bir aşırı uç kontrol sağlayamadığınız kaos iken diğer uç ise esnekliğin ve kabul etmenin tamamen önüne geçtiğiniz her şeyi kontrol etme isteği. Kaos ve aşırı kontrol entegrasyon olmadığı durumlarda, beynimizin sadece bir kısmıyla hareket etmekte olduğumuzda ortaya çıkıyor. Unutmadan not edilmesi gereken diğer konu ise çocuklarımız nehirde huzurla yol almıyorken bu son derece karmakarışık ya da aşırı bir düzen içinde oldukları anlamına gelmiyor. 4 yaşındaki çocuğunuz oyuncağını paylaşmak istemiyor, kapalılık; bu ağlamayla, bağırmayla ve bir şeyleri fırlatmayla sonuçlanıyor, kaos ve karmaşa. Bu noktalarda çocuklarınızın nehirde huzurla tekrar ilerlemelerine yardımcı olabilmeniz için birtakım teknikler mevcut.

 

  • Öğüt Vermek

 

Çocuklar kendilerine öğüt verilmesinden ve eleştirilmekten hoşlanmazlar. Bu gibi durumlarda aslında iki tarafta birbirini çok az dinlerler. Çocuk ve yetişkin arasındaki diyalogların geliştirilebilmesi için birbirimize duyduğumuz saygının hatırlanması ve iletişim kabiliyetimiz üzerine çalışmamız gerekir. Bunu temelde yine davranışlara değil duygulara yanıt vererek elde etmemiz mümkün.

Örneğin çocuk, o gün yağmur yağdığı için dışarıda oyun oynayamadı ve okuldan öfkeyle döndü diyelim. Bu durumda babasının tavrı, “bana ne kızıyorsun, yağmuru ben mi yağdırdım?” gibi kişisel yanıtlar olmak yerine “oğlum dışarıda oynayamadığı için çok üzgün ve hayal kırıklığını kızarak ifade ediyor. Ona yardımcı olabilmek için duygularını anladığımı ve ona saygı duyduğumu göstererek yapabilirim.” Şeklinde düşünebilir.

Çocuklar yoğun duygular içindeyken kimseyi dinlemezler. Öğüt ya da teselli gibi beyinlerinin sol tarafını kullanmalarını gerektirecek mantık önermeleri havada kalır, üstelik kendilerini anlamadığınız düşünürler.

Öğretmenin çocuğunuza kızdığı bir durum düşünelim, bu konuda detay istemek ve hak etmiş olmalısın gibi önermelerle gitmek yine çocuğunuza onu anlamadığınızı hissettirecektir. Sorulardan ve yorumlardan kaçarak, çocuklarınıza empatiyle yaklaşmalı ve onları anladığınızı göstermelisiniz, çünkü bu gibi yoğun duygular içeren hayal kırıklıklarının üstesinden gelmek için önce duygular ele alınmalı, daha sonra davranışlar düzeltilmelidir çünkü çocuklar ancak kendilerini iyi hissettikleri zaman net olarak düşünebilir ve doğru davranabilirler. Çocukların güçlü duyguları siz “böyle hissetmen için bir sebep yok” dediğinizde ortadan kalmaz, dinleyici bu duyguları anlamayı denerse duyguların şiddeti azalabilir.

Duyguların insan hayatının bir parçası olduğunu keşfetmeleri onlar için büyük bir rahatlıktır ve onlara bu fikri anlatmak için duygularını anlayışla karşılamaktan başka bir yol yoktur.

 

  • Duygulara Ayna Tutmak: Çocukların Duygularını Yansıtmak, Kendilerini Nasıl Hissettiklerini Anlamalarına Yardım Eder

 

 

Çocuklar, ayna karşısındaki görüntülerine bakarak fiziksel olarak neye benzedikleri hakkında fikir edinirler. Aynı şekilde duyguları da başkalarının onlara yansıttıklarına göre isimlendirirler. Bir aynadan istenen şey vaaz ve yorum değil, ancak görüntüdür.

Çok öfkeli görünüyorsun,

Ondan epey nefret ediyor olmalısın,

Bu durumdan bıkmışa benziyorsun

Bunun için çocuklarımın üzüldüğünde ya da kafaları karıştığında onlara öğüt vermek ya da bir şeyi nasıl yapabileceklerini anlattığımız mantık temelli sözler yerine, onları önemsediğimizi ve kendilerini rahat hissettiklerinde bizimle konuşabileceklerini açıkça ifade edersek iletişimimiz iki yönlü de sağlamlaşacaktır.

 

 

  • Kelimelerin Gücü

 

 

Çocuklarının motivasyon kaynağının başkaları değil, kendileri olması daha sağlıklıdır. Bu ne demektir? Bir çocuk bir resim çizip size “Olmuş mu?” ya da “Güzel olmuş” dediğinde ilk vereceğimiz yanıt çoğunlukla “Aa çok güzel olmuş” olur. Ancak bu yanıtı vererek çocuklarımıza, senin performansını ben beğendiğim için güzel ve yaptığın şeyleri başkası beğenmedikçe bir anlamı yoktur mesajını veririz. Ancak bu gibi durumlarda soruyu kendilerine yöneltip onların yaptıkları resimle ilgili neler düşündüklerini genişletebilmek önemlidir. Çocukların onay kaynağının başkaları değil, kendileri olması için değer biçici övgü baskısından kurtulmalıdırlar. Yine burada dikkat vermemiz gereken şey, ortaya çıkan ürünün, zekanın ya da karakterin övülmesi değil, çabanın ve başarının övülmesi olacaktır. Çünkü çocuklar çabaları için övüldüklerinde zor görevlerin üstesinden gelmek için daha azimli olurlar.

Bir çocuk bahçeyi temizlediğinde, bahçenin ne kadar güzel göründüğü ve ne kadar çaba harcandığıyla ilgili konuşulmalıdır, çocuğun ne kadar iyi olduğundan bahsetmek yersiz ve anlamsız olacaktır. “Sen ne kadar mükemmel bir kızsın” gibi bir tepki verdiğinizde bu kaygıya yol açar. Çocuk mükemmellikten uzak olduğunu düşünür ve bu sıfata asla erişemeyeceği fikrine kapılabilir. Bu nedenle sahtekarlığın önüne geçmek için hemen kötü bir davranış sergiler ve yükünü azaltmayı dener. Kişiliğe yapılan doğrudan bir övgü, oldukça rahatsız edicidir. Birisinin cömert, alçakgönüllü, melek gibi, mükemmel olduğunu söylemek o kişi için can sıkıcıdır.

 

Yaptığın kitaplık harika görünüyor

Çocuğun çıkaracağı muhtemel sonuç: Ben yetenekliyim

(Faydasız övgü: Sen harika bir marangozsun)

 

Yazdığın şiir kalbime hitap ediyor.

Çocuğun çıkaracağı muhtemel sonuç: Şiir yazabildiğim için mutluyum

(Faydasız övgü: Sen yaşına göre çok iyi bir şairsin)

 

 

  • Öfkeyle Başa Çıkmak

 

 

Çocuklar yoğun duygular yaşadıkları anlarda mantıklı cümleleri anlamazlar, yalnızca duygusal yakınlığa yanıt veriler. “Kavgayı kim başlattı” gibi bir soru sorarak çocuğunuzu anlamadığınızı gösterirsiniz, onun yerine onların ruhsal durumlarını yansıtmanız gerekir.

 

Örneğin dişçiye gitmek istemediği için yoğun öfke duyan bir çocuğu ele alalım. Çocuğa “Sen artık büyüdün” diye yaklaşmak yerine “Allen’in bugün canı sıkkın, dişçiye gitmek konusunda endişeli. Allen’in hemen şimdi, hepimizin ona saygı duymasına ihtiyacı var.” dediğimizde Allen’in rahatsız edici davranışını bir kenara bırakıp duygularına karşılık vererek ona yardımcı olabiliriz.

 

Çocukların sıkıntılı duygularını yansıtan ve ebeveynlerin yakınlığını ve anlayışını ifade eden empatik bir karşılık, çocukların öfke hallerini değiştirmede etkilidir.

 

 

  • Yalan Söylemeyle İlgili Bir Yöntem: Yalan Söylemeyi Teşvik Etmemeyi Öğrenmek

 

Yalana zorlamak: Ebeveynler çocukları yalana itecek sorular sormaktan kaçınmalıdırlar, bu çocuklara sorguya çekildiklerini hissettirir ve anne-babasının gerçeği duymayı istemeyeceğini düşündüğü için yalana başvururlar.

 

Örneğin 4 yaşındaki Yeşim, oturma odasına öfkeyle geldi ve “Anneannemden nefret ediyorum” dedi. Annesi dehşet içinde: “Hayır nefret etmiyorsun! Büyük anneyi seviyorsun. Bu evde nefret etmeyiz. Ayrıca anneannen sana hediyeler veriyor böyle korkunç bir şeyi nasıl söylersin!!” dedi. Fakat Yeşim ısrarla devam etti: “Hayır ondan nefret ediyorum, nefret! Onu artık görmek istemiyorum.” Annesi o an gerçekten çok üzüldü ve daha sert bir yönteme başvurarak Yeşim’e bir tokat attı.

Yeşim daha fazla cezalandırmak istemediği için tavrını değiştirdi: “Anneciğim, anneannemi gerçekten çok seviyorum” dedi. Annesi buna karşılık olarak Yeşim’e sarıldı ve onu öptü, iyi bir çocuk olduğu için onu övdü.

Peki Yeşim bu değiş tokuştan ne öğrendi? Gerçeği söylemenin ve gerçek duyguları anneyle paylaşmanın tehlikeli olduğunu. Dürüst olursan cezalandırılırsın, yalan söylersen sevilirsin. Gerçekler acıtır, gerçeklerden uzak durmalısın. Anne küçük yalanları seviyor. Anne, sadece hoş olan gerçekleri duymaktan hoşlanıyor. Ona gerçekten hissettiklerini değil, duymak istediklerini söylemelisin.

Yeşim’e doğruyu söylemeyi öğretmek isteseydi, annesi ona nasıl daha farklı yaklaşabilirdi? Yeşim’in üzüntüsünü kabul ederdi: “Artık anneanneni sevmiyorsun. Anneannene neden kızgın olduğundan bahsetmek ister misin?”

 

Dürüstlüğü öğretmek istiyorsak, hoş gerçekler kadar hoş olmayan gerçekleri de duymaya hazır olmalıyız. Çocuklar duygularını ifade ettiklerinde, verdiğimiz tepkilere göre, dürüstlüğün en iyi politika olup olmadığını öğrenirler.

Özetle, biz yetişkinler olarak çocukların duygularını önce anlamlandırma ve tanımalarına yardımcı olma gücüne sahibiz. Daha sonraki adımda, duygularımızı kontrol eden sağ beyin ile mantığı kontrol eden sol beyinin beraber çalışmasını sağlamak mümkün. Bunun için çocuklara onlarla empati yapabildiğimizi göstermek ve önemli olduklarını hissetmek gereklidir.

 

SAĞLIK ALIŞKANLIKLARI

Daha uzun, sağlıklı ve daha mutlu bir yaşama ilişkin iyi sağlık alışkanlıkları geliştirmek isterseniz erken başlamak zorundasınız … çok erken! Araştırmalar ve klinik uygulamalar, sağlık alışkanlıklarının yaşamın çok erken dönemlerinde geliştiğini ve iyi kurulduktan sonra değişimi son derece zor olduğunu açıkça göstermektedir. Bu nedenle sigara içmekten kaçınırken, genç yaşlarda içki içmeyi önlerken sağlıklı bir diyet ve egzersiz yapmak da çok kritik önem taşır. Bir kere problemler ve kötü sağlık alışkanlıkları ortaya çıktıklarında, çok uzun ömürlü olma eğilimindedirler. Örneğin, araştırmalar kilo vermekte olan insanların% 97’sinin 5 yıl içinde hepsini geri kazanacağını belirtti. Evet, davranış değiştirmek gerçekten zordur!

Klinik uygulamamda aşırı alkollü içecekler alan yeni bir hasta vardı. Kendisi bir üniversite öğrencisi olduğundan yaşındaki insanlar için çok içki içmenin, sık sık parti vermenin normatif olduğunu düşünüyor. Benzer yaştaki arkadaşlarının çoğunun bunu yaptığını söylüyor. Kolejini tamamladıktan sonra içki davranışının daha iyi olabilmesi için önemli ölçüde değişeceğine inanıyor. Umarım haklıdır ama ben yanlış olduğunu düşünüyorum. Araştırma, içicilik alışkanlıklarının gençlerin geç döneminde / erken yetişkinlikte oluştuğunu ve bu kadar kolay değişmediğini göstermektedir. Amerikalı üniversite öğrencilerinin% 20’si aşırı alkollü içki içiyor, (yani, bir seferde 5 içecek veya daha fazla) bu rahatsız edici. Ek olarak, sarhoş sürüş kazaları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, diğer kaza türleri, kavgalar ve benzeri istenmeyen sonuçların riski, bu sık sarhoş bölümler sırasında büyük ölçüde artıyor.

Başka bir örnek, herhangi bir restoranda bir çocuğun menüsüne bakın: sosisli sandviç, burger, pizza, kızartması, peynir, kızarmış tavuk ve kola standart ücrettir. Çocuklar gençken bunları yemeyi ve istemeyi öğrenirler ve bu tercihler yaşlandıkça çok fazla değişmez. Üniversiteye girdikçe, öğrenciler daha sağlıklı alternatiflerden ziyade fast food, pizza, cips, burger ve benzeri şeylere güveniyorlar. Burada, Santa Clara Üniversitesi’nde, üniversite yemek tesisleri öğrenciler için sağlıklı birçok seçenek sunuyor, bundan etkilendim. Elbette sağlıklı seçimler, ziyaret ettiğim diğer kampüslerin çoğundan daha iyi. Şok edici bir şekilde, bazı kampüslerde MacDonald’s, Pizza Hut ve benzerleri tarafından temsil edilen öğrenci birliklerinde fast food yenilebilir. En iyi niyetli ve sağlıklı gıdaların mevcudiyeti bile stres altındayken (örn. Sınav dönemleri) birçok öğrencinin bu sorunlu gıdaları daha fazla yemesine neden olabilir.

Bu nedenle, genç yaşta sağlık alışkanlıklarını ciddiye alın. Sağlık, refah ve uzun ömür için uzun vadede fark yaratacaktır. Artık genç değilseniz vazgeçmeyin, sağlıklı davranışları değiştirme çabalarınızda gerçekçi olun; sağlıklı seçimleri en üst düzeye çıkarmak için çevreyi değiştirmeye özenli davranmaya çalışın. Ve bunu yapabilirseniz, yapılandırılmış bir yardım edinmeyi düşünün.

Peki sizce?

Health Habits Develop Early and Are Hard to Change

Thomas Plante – https://www.psychologytoday.com/blog/do-the-right-thing/201205/health-habits-develop-early-and-are-hard-change

 

  • Çocuklara tüketebilecekleri düşünülenden az besin verilmelidir. Daha fazla istemeleri onlara bırakılmalıdır.
  • Çocuklara yemek yemenin bir gereksinim olduğu bu yaşta öğretilmelidir. Şarkı söyleyerek, dans ederek, televizyon seyrettirerek, peşinde yemek tabağı ile koşturarak yemek yedirmek veya çocuğa yemek yedirirken çok acele etmek veya oyalamak uygun birer tutum değildir.
  • Çocukların açlık belirtilerine kulak verilmelidir. Çocuk doyduğunu söylediğinde ona uyulmalıdır. Çocuklar yalnızca açlıklarını giderecek kadar yemeye gereksinim duyarlar. Yemekle oynamaya başladıkları zaman “yeter” sinyali verilmeli ve yemekten uzaklaştırılmalıdır. Çocuk yemek önüne konduktan sonra 20 dakika geçmesine karşın yemiyorsa, yemek ortadan kaldırılmalı ya da çocuğun masayı terk etmesi sağlanmalıdır.

 

  • Çocukların yemeklerini kendilerinin yiyebilmesi için olanak sağlanmalıdır. Çocuğun kullanacağı kaşık ve çatal çocuğun eline ve ağzına uygun olmalı, oturuş yüksekliği masaya göre ayarlanmalıdır. Çocuğun yemeğini kendisinin yemesi beklenmeli, yetişkin kadar becerikli olması beklenmemeli, sabırlı davranılmalıdır.
  • Çocuk her seferinde tabağındakileri bitirmesi için zorlanmamalıdır. Bu davranış çocuğun aşırı yemesine veya yemekten nefret etmesine neden olabilir. Bu da ileride beslenme ile ilgili sorunlara yol açabilir.
  • Yemek saatlerinin çocuğu mutlu yapan saatler olması sağlanmalıdır. Çocukla konuşulmak istenen kimi hataları için yemek saatleri dışında zamanlar seçilmelidir. Disiplin uygulandığı, öğütlerin verildiği ya da verileceği yer yemek masası olmamalıdır. Yemek masasında neşeli ve mutlu bir atmosfer yaratılmalı, çocuğun büyüklerle birlikte sofraya oturması sağlanmalıdır.
  • Çocukların besin kaynaklı birçok hastalıklara karşı yüksek risk altında oldukları unutulmamalıdır. Bağışıklık ve gastointestinal sistemleri tam anlamıyla gelişmemiş olan bu yaş grubu çocuklarda besin kaynaklı hastalık riskinin azaltılabilmesi için çocukların ve ailelerin besin güvenliği kurallarını uygulamaları sağlanmalıdır.

ERKEN ÇOCUKLUKTA BESLENME

1–5 Yaş grubu çocukları kapsayan bu döneme “Oyun Çocuğu” dönemi denir. İlk yaştan itibaren çocuk giderek bağımsızlık kazanmaya başlar, aile içinde çocuk değişmeye başlayan bir birey haline gelir. Bu sayısız gelişme ve değişme döneminde çocuğun yeme alışkanlıkları da doğrudan veya dolaylı olarak ailenin, özellikle anne ve babanın beslenme alışkanlıklarından etkilenir.

Okul öncesi çocuklarının besin gereksinimleri, yetişkinlerden üç yönden farklıdır:

1- Enerji harcaması, vücut ölçüsünün birimi başına yetişkinlerden oldukça yüksektir. Çünkü büyüme süreci önemli miktarda enerji harcamasını gerektirir.
2- Yeni dokuların yapımı, protein, mineral ve vitaminlere olan gereksinimi artırmaktadır.
3- Sindirim sistemi özellikleri ve kendi kendilerine yiyebilme yeteneklerinin sınırlı oluşu, çocukların diyetinde belirli besinlerin bulunmasının ve bunların belirli şekilde hazırlanmasını gerektirir.

Büyüme ve gelişme

Çocuğun beslenmesinde amaç, normal ve sağlıklı büyüme ve gelişmeyi sağlamaktır. Büyüme ve gelişme, insan yavrusunun hücresel aşamada yetişkinliğe doğru süreli, dinamik değişim sürecidir. “Büyüme ve Gelişme” deyimi fiziksel ve zihinsel değişim süreçlerini kapsar. Böylece çocuğun beden ölçüleri artar, hücrelerin yapıları, işlevleri, motor ve bilişsel yetenekleri, duyusal, coşkusal ve sosyal davranışları olgunlaşır.

Gerçek anlamda iştahsızlık, çocuğun besini almak istememesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Kansızlık, barsak parazitleri ve hastalıklar çocukta iştah kaybına yol açabilir. Bu durumda kilo kaybı kaçınılmazdır.

Oyun, çocuk için çok çekici olacağından yemek yemeyi unutabilir. Besine ilgisizlik, gün boyu aileden uzakta olduğu için sofra düzenin olmaması ve sofraya oturmamak çocukta yemek seçme, azla yetinme veya tek besin şekline dönüşebilir. Aile sofrası çocuğun en iyi beslenme modelinin geliştirildiği ortamdır. Bir yandan dengeli beslenme modeli oluşturulurken, bir yandan da ailenin bir araya geldiği mutlu bir ortam yaratılmalıdır.

Enerji ve besin öğeleri gereksinmeleri:

Enerji:
Okul öncesi çocukları, devamlı büyüme ve gelişme sürecindedirler. Bu durum bazal metabolizma için harcanan enerjinin yüksek olması anlamına gelir. Fiziksel aktiviteleri de fazladır. Bu nedenle günlük enerji gereksinmeleri yetişkinlerden yüksektir. Bu değer oyun çocuklarında 80/90 kcal/kg/gün’dür.

Protein:
Okul öncesi grubu çocukların günlük protein gereksinmesi, enerjinin  %15-20’si kadardır. Toplam günlük protein miktarının %50’si hayvansal kaynaklardan sağlanmaktadır. Günde 500 ml. ve daha fazla süt veya yoğurt tüketimi protein miktarını yükseltmektedir. Bir yumurta, 500 ml. süt veya yoğurt, bir köfte kadar et veya kuru baklagil tüketimi protein alımı için yeterlidir.

Yağ:
Yağlar enerji sağlamalarının yanı sıra yağda eriyen vitaminlerin kullanılmasında ve sinir sisteminin çalışmasında rol alırlar. Anaokulunda ara öğünlerde verilen kurabiye, kek ve poğaça gibi yağlı besinlerin, özellikle tereyağın ve yağlı etlerin tüketimi, erken yaşta sınırlandırılarak günlük toplam enerjinin en fazla %30’unun yağlardan gelmesi önerilmektedir. Aksi takdirde yağlı beslenme alışkanlıkları ilerleyen dönemlerde gelişebilen bazı kronik hastalıkların görülme riskini artırmaktadır.

Karbonhidratlar:
Okul öncesi çocukların beslenmesinde karbonhidratlardan şeker ve şekerli besinler, enerjinin büyük bir kısmını sağlamaktadır. Yüksek oranda şeker ve şekerli besinler çocukların beslenmesi için olumlu değildir. Bu besinler çocuğun normal besin gereksinmesini karşılamasını engellediği gibi iştahsızlık ve diş çürümelerine de yol açabilir. Bu riski azaltmak veya en aza indirgemek için şekerli içeceklerin, tatlıların ve bisküvi gibi besinlerin fazla tüketilmemesi, özellikle ara öğünlerde çocuklara verilmemesi önerilmektedir. Son yıllarda özel ana okullarının ve çeşitli iş yerlerinin açtığı yuvaların yaygınlaştırıldığı düşünülecek olursa, bu yerlerde beslenme servislerinin dikkatle planlanması gerekmektedir. Günlük toplam enerjinin %50-60’ı değişik türdeki karbonhidratlardan sağlanmalıdır.

Posa:
Küçük çocuklarda uygun posa miktarıyla ilgili öneriler sınırlıdır. Günlük ortalama posa tüketiminin 12 g. olması belirlenmiştir. Yüksek posalı besinler hacimlidir ve fazla posalı yiyecek sunulan az iştahlı bir çocuk yeteri kadar enerji almayabilir. Posalı besinlerin ana öğünlerde verilmesi, özellikle iştahsız çocuklarda önerilen bir beslenme uygulamasıdır. Meyve, sebze ve tahıl grubunun az tüketimine bağlı olarak posa miktarının düşüklüğü kaçınılmazdır.

Okul öncesi çocuklar için günlük menü planlama:

Çocuğun günlük menüsünde temel besin grupları özellikle bulunmalıdır.

Temel besin gruplarından, enerji, protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin gereksinimlerinin tümünü karşılamalıdır. Besinler içerdikleri besin öğeleri açısından birbirini tamamlamalıdır. Organların düzenli çalışması, büyüme ve gelişmenin sağlanması açısından önemlidir.

Menüde yer alacak besin grupları

 Et Grubu

Bu gruptaki besinler, iyi kalite protein ve minerallerden zengin olup vücudun sağlıklı büyümesi ve sağlıklı bir yaşam için gereklidir. Et, tavuk, balık, yumurta gibi besinler bu grupta yer alır. Bu besinlerden iki ya da üç porsiyon günlük yeterlidir.

Süt ve türevleri

Bu besinler kemik ve dişlerin gelişimi, sinir ve kasların düzenli çalışması için gerekli kalsiyum, A-B vitaminleri ve iyi kalite protein sağlar. Bu grup besinlerden günde 500 ml. süt ve yoğurt ve 1 kibrit kutusu peynir tüketimi yeterlidir.

Tahıl grubu

Bu gruptaki besinlerde bitkisel proteinler ve B grubu vitaminleri bulunur. Bu besinler yemek halinde, çorbalar içinde sütle veya yoğurtla zenginleştirilerek günde dört porsiyon verilmesi yeterlidir.

Sebze-meyve grubu

Özellikle yeşil yapraklı sebzeler, A, C ve B grubu vitaminlerinden zengindir. Bu grup vitaminler çocuğun korunması için önemlidir. Günde dört porsiyon tüketilmesi önerilmektedir.

Şeker ve yağ grubu

Bu grup besinler vücuda enerji sağlarlar. Bu besinler şeker ve şekerden yapılmış, bal, reçel, pekmez, zeytinyağı ve diğer bitkisel sıvı yağlardır.

Uygun pişirme yöntemleri

Yiyecekler hazırlanırken temizliğe özen gösterilmelidir. Çocukların hasta olmamaları için, içtikleri su kaynatılmalı ve besinin taze olarak tüketilmesi gerekmektedir. Besin değerinde azalmaya neden olan kavurma ve kızartma gibi işlemlerden kaçınılmalıdır. Yemekler aşırı sıcak ve soğuk, acı ve baharatlı olmamalıdır. Çünkü bu durum iştahı etkilemektedir. Yemeğin gerek lezzeti, gerek görüntüsü, gerekse kokusu çocuklar için önem taşımaktadır.

Kendisine tüm besin gruplarından besinlerin uygun pişirme yöntemleriyle sunulması ve öğün atlanmadan beslenmesi çocuğun sağlıklı bir birey olmasının ön koşuludur.

Öneriler:

• Çocuğun besin seçimindeki öncelikleri dikkate alınarak farklı şekilde besinler sunulmalıdır. Fakat bu her zaman köfte, kızarmış patates, pilav ve makarna olarak değil de, yemesi gerekli olan besin gruplarından onun tercih etmesine fırsat verilmesi tarzında olmalıdır. Örneğin; kırmızı et yemesi için köfte, yemeğin içinde kıyma, parça etli yemek, sulu köfte vb. Şekilde kırmızı et içeren farklı menülerden kendi tercihine yönlendirilebilir.

• Yemek porsiyonları annenin kendi ölçülerine göre değil, çocuğun gereksinimine göre ayarlanmalıdır. Genellikle anneler porsiyonları kendilerine göre düşünmektedir. Toplam mide kapasitesi 300 ml. olan bir çocuk, 200 ml. Çorba içtikten sonra ancak 100 ml. Başka bir besini alabilecektir.

• Ara öğünler küçük porsiyonlar şeklinde olmalıdır. Bu da sonraki ana öğüne acıkmasını sağlayacak kadar olmalıdır. Her hangi bir nedenle ödül olarak şeker ve tatlı türünden besinler verilmemelidir. Genel olarak ödül-ceza yemek konusunda uygulanmamalıdır. Uygulandığında yemek yemenin stratejik bir olay olduğu mesajı çocuğa verilecektir.

• Çocuklar, anlatılanı değil, gördüklerini taklit ederek öğrenirler. Bu nedenle ebeveynler, tutarlı yeme davranışı içinde olmalıdır. Çocuğa yemeye çalıştırdığı yemeği kendisi yemiyorsa, hiç iyi bir örnek olmayacaktır.

• Reddetme durumunda çocuğu yemek konusunda zorlamak doğru değildir. Bu sorunları daha da kötüleştirir. Reddedilen besin, daha sonra tekrar denenmelidir. Bir öğün, bir gün, hatta biraz daha uzunca bir süre yemek yememesi, çocuğun genel durumu konusunda zarar vermeyecektir. Yaşayan bir canlı olarak kısa bir süre sonra acıkacak ve yemek isteyecektir.

• Günlük süt tüketimi 2 su bardağını aşmamalıdır. Sütün fazlası beslenmeyi bozabileceği gibi demir emilimini engelleyerek kansızlığa da yol açabilir.

• Yemekten bir saat önce ve yemek sırasında sıvı alımları azaltılmalıdır. Çünkü bu durum midenin dolarak gerilmesine ve yalancı tokluk hissine yol açabilir.

BESLENME ÖNERİLERİ

Çocuklarınıza sağlıklı beslenme alışkanlıkları öğreterek ve bu davranışlara örnek olarak, çocuklarınızın sağlıklı bir kiloda kalmasını ve normal büyümesini sağlayabilirsiniz. Ayrıca, çocuklarınızın gençken edindikleri yemek alışkanlıkları, yetişkin olduklarında sağlıklı bir yaşam tarzı elde etmelerine yardımcı olur.

Sağlıklı beslenmenin en önemli yönlerinden bazıları porsiyon kontrolü ve çocuğunuzun ne kadar yağ ve şeker yediğini bilmektir. Çocuğunuzun diyetindeki yağ alımını azaltmanın ve sağlıklı bir kilo vermenin basit yolları şunlardır:

  • Az yağlı veya yağsız süt ürünleri
  • Deri olmayan kanatlı hayvan
  • Etlerin kesilmesi
  • Tahıl ekmeği ve tahıllar
  • Meyve ve sebzeler gibi sağlıklı atıştırmalıklar
  • Ayrıca, çocuğunuzun diyetinde şekerli şekerlendirilmiş içecekler ve tuz miktarını azaltın.

Aşırı kilolu çocuğunuzu kısıtlayıcı diyete maruz bırakmamanız önemlidir. Tıbbi sebeplerden ötürü bir doktor tarafından denetlenmedikçe, kilo vermek için çocukların hiçbir zaman kısıtlayıcı bir diyet almaması gerekir.

 

Ebeveynlerin çocuklarında sağlıklı beslenme alışkanlıklarını geliştirmeye yönelik diğer yaklaşımları şu şekilde olabilir:

  • Gıdaları dikte etmek yerine ailenin seçimlerini yönlendirin.

Evde bulunan çok çeşitli sağlıklı besinler hazırlayın. Bu uygulama çocuğunuza sağlıklı besin seçimleri yapmayı öğrenmelerinde yardımcı olacaktır. Sağlıksız yiyecek tercihlerini markette bırakın. Yemeklerle su ikram edin.

  • Çocuklarınızı yavaş yavaş yemeye teşvik edin. Bir çocuk yavaşça yediğinde açlık ve dolgunluğu daha iyi tespit edebilir. İkinci bir yiyecek sunumu yapmadan önce, çocuğunuzdan, gerçekten aç olup olmadığını görmek için en az 15 dakika beklemesini isteyin. Bu beyne doygunluğu kaydetme zamanı verecektir. Ayrıca, ikinci yiyecek, ilkinden çok daha küçük olmalıdır.
  • Yemekleri mümkün olduğunca bir aile olarak yiyin. Yemek pişirmek ya da tartışmak için değil, konuşmalarla ve paylaşarak yemek saatlerini keyifli hale getirmeye çalışın. Çocuklar yemeklerden hoşlanmıyorsa, mümkün olduğunca çabuk masayı terk etmek için daha hızlı yemeyi deneyebilirler. Daha sonra yemek yemeyi stresle ilişkilendirmeyi öğrenebilirler.
  • Çocuklarınızı yiyecek alışverişine dahil edin ve birlikte yemek hazırlayın. Bu faaliyetler çocuklarınızın besin tercihleri hakkında ipuçları verecek, çocuklarınıza beslenme hakkında öğretme fırsatı verecek ve çocuklarınıza bir başarı hissi verecektir. Buna ek olarak, çocuklar hazırlamaya yardım ettikleri gıdaları yemeye veya denemeye daha istekli olabilirler.
  • Atıştırmalıkları planlayın. Sürekli atıştırma aşırı yemek yemeye yol açabilir, ancak gün içinde belirli saatlerde planlanan atıştırmalıklar yemek zamanlarında bir çocuğun iştahını bozmadan besleyici bir diyetin parçası olabilir.
  • TV izlerken yemek yemek veya atıştırmaktan vazgeçin. Evinizin belirtilen alanlarında, örneğin yemek odası veya mutfak gibi, yemek yemeyi deneyin. Televizyonun önünde yemek yemesi, doygunluk duygularına dikkat etmeyi zorlaştırabilir ve aşırı yorulmaya neden olabilir.
  • Çocuklarınızı daha fazla su içmeye teşvik edin. Tatlandırılmış içeceklerin ve gazlı içeceklerin aşırı tüketimi, çocuklarda artan obezite oranları ile bağlantılı olmuştur.
  • Çocuklarınızı cezalandırmak veya ödüllendirmek için yiyecek kullanmamaya çalışın. Gıdayı bir ceza olarak öne sürmek çocukların yeterince doyamayacaklarından endişe etmesine yol açabilir. Benzer şekilde, tatlılar gibi gıdalar ödül olarak kullanıldığında, çocuklar bu gıdaların diğer gıdalardan daha iyi veya daha değerli olduğunu varsayabilir. Örneğin, sebzeleri yerlerse tatlı alacaklarını söyleyerek sebze hakkında yanlış mesaj göndermeye sebep olunur.
  • Çocuklarınızın ev dışındaki yemeklerinin dengeli olduğundan emin olun. Okul öğle yemeği programıyla ilgili daha fazla bilgi edinin veya öğle yemeğini çeşitli yiyecekler içerecek şekilde paketleyin. Ayrıca, restoranlarda yemek yiyince daha sağlıklı öğeleri seçin.

Son olarak, porsiyon boyutuna ve içeriklerine dikkat edin. Gıda etiketlerini okuyun ve trans yağlardan uzak durun.

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARDA BESLENME

Çocukların sağlıklı yetişkin bireyler olabilmesi, anne karnından başlayarak sağlıklı bir ortamda büyümelerine bağlıdır. Bir – beş yaş arası çocukları kapsayan erken çocukluk dönemi; 1-3 yaş oyun çağı ve 3-6 yaş arası da okul öncesi dönem olarak ikiye ayrılır. Okul öncesi dönemde çocuğun dünyası, okul arkadaşları, öğretmenler ve toplumdaki diğer bireylerle birlikte genişler. Çevreden aldığı uyarılar çocuğun fiziksel, zihinsel ve ruhsal yönden büyümesinde ve gelişmesinde etkin rol oynar.

İlk yaştan itibaren çocuk giderek bağımsızlık kazanmaya başlar ve aile içinde çocuk değişmekte olan bir bireydir. Bu gelişme ve değişme döneminde çocuğun yeme alışkanlıkları da doğrudan veya dolaylı olarak ailenin, özellikle de anne ve babanın beslenme alışkanlıklarından etkilenir. Okul öncesi çağda çocuklar evde annelerini, babalarını, bakıcılarını, diğer büyüklerini, okulda ise öğretmenlerini taklit ederler. Anne, baba ve kardeşler, okul öncesi çağdaki çocuklar için iyi birer modeldir. Yemek yeme alışkanlıkları, aile sofrasında edinilir. Aile sofrası yeterli ve dengeli beslenme için iyi bir model oluştururken, aynı zamanda aile bireylerinin bir araya geldiği mutlu bir ortam da olmalıdır. Çünkü çocuğun fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimi birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin beslenme çocuğun sadece fiziksel sağlığını değil duygusal sağlığını da etkiler. Doğru seçilmiş yiyecekler, destekleyici bir çevre içerisinde verilirse çocuğun gelişimine de katkı sağlar. Üç-altı yaş çocuğun kemiklerinin, dişlerinin, kaslarının, beyin ve sinir sisteminin, dolaşım ve diğer organlarının büyüyüp gelişmesi için hacim yönünden az, besin öğesi içeriği yüksek besinlere gereksinim vardır. Çünkü bu çağda çocuklar gelişim hızının yüksek olmasına bağlı olarak vücut fonksiyonlarını kontrol etmeyi, diğer insanlarla ilişki kurmayı, sosyal davranışları öğrenir ve ileriki yaşlardaki davranışlarının ve alışkanlıklarının temellerini atar. Okul öncesi dönemde çocuğun beslenmesi kendisine sunulan besinlere bağlıdır. Erken Çocukluk döneminde yutmak için çocuklar daha çok dilleri yerine yanaklarını kullanırlar. Çocuklarda çiğneme hareketi bir yaşında başlar, sert ve lifli besinleri çiğneme okul çağına doğru iyice gelişir. 3-4 yaşlarında besinleri parmaklarıyla kaşığın üzerine itmeye, çatal ile yiyecek almaya ve bardak ile içmeye başlarlar. Çocuğun fiziksel büyüme hızı kendi kendini besleme becerisindeki gelişmeye de yansır. Bu yaş grubu çocuklar yiyeceklerini kesmeye ve bütün yiyecekleri düzgün yemeye yeterli kas kontrolüne sahip 10 10 değildirler. Ancak 3 yaşından itibaren çocuklar genellikle kendi kendilerine yemeklerini yiyebilirler. Ancak çalışmalar, beş yaşa kadar da çocukların kendi başlarına yemek yiyememelerinin normal kabul edilmesi gerektiğini göstermektedir. Çocuk 6 yaşından sonra hala kendisi yiyemiyorsa bu normal değildir. Çocuklar 4 yaşında bıçak kullanabilirler ancak sert besinleri yardımsız kesemezler. Kesme işlemi 6 yaşından sonra başarılabilir ve çocuklar ancak 7 yaşında yemekte yalnız bırakılabilirler. Okul öncesi çocuklar, her ne kadar yeni yiyecekleri denemek konusunda isteksiz iseler de, yiyecekler hakkında çok meraklı ve araştırmacıdırlar ve aile sofrasındaki yemeklere katılmaktan hoşlanırlar. Bu isteksizlik eğer aileler yeni yiyecekler konusunda konuşur ve onların bu yiyecekleri hazırlamalarına veya yetiştirmelerine olanak sağlarsa ortadan kalkabilir. Anne ve babaların yemek yedirme için ısrarları, ödüllendirme, ceza verme gibi tutumlar⌡ çocuğun yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiler. Okul öncesi çocuklardaki beslenme hedefleri; normal büyüme ve gelişimini, çeşitli besinlerden tüketmesini ve ileriye yönelik sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmesini sağlamaktır. Okul öncesi dönemde sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması aşağıdaki konular bakımından temel oluşturur:

Çocuğun sağlıklı büyüme ve gelişmesini destekler.

Çocuklarda demir yetersizliğinden kaynaklanan anemi, yetersiz beslenme, obezite ve erken diş çürümesi gibi sağlık sorunlarını önler.

Çocuklarda yaşam boyu sağlığının korunmasına ve yetişkin dönem kronik hastalıkların (kalp damar hastalıkları, tip 2 diyabet , hipertansiyon, bazı kanser türleri ve osteoporoz gibi) oluşum riskinin azaltılmasına yardımcı olur.

Çocuklar İçin Beslenme Önerileri

  • Birçok çocuk için en iyisi düzenli bir program ile beslenmesidir. Okul öncesi dönemde olduğu gibi, düzenli beslenme ihtiyaçları devam eder. Çünkü açlığa yetişkinler kadar dayanamazlar. Yemekler düzenli olmadığında çocuklar gün boyunca daha fazla abur cubur yeme eğiliminde olur ve yemek zaman⌡ daha az aç olurlar. Aynı nedenle yemeklerin sıklıkla atlanması da iyi bir fikir değildir. Ayrıca çocuklar güne iyi bir başlangıç yapabilmek için kahvaltıya ihtiyaç duyarlar.
  • Yemek zamanı iyi bir aile zamanı olmalıdır. Çocuklara besleyici besinleri yemelerini söylemekle, bunu göstermek aynı etkiye sahip değildir. Çocuklar aileleriyle birlikte yemek yediklerinde genellikle daha çeşitli ve besleyici yemekler yerler. Aynı zamanda sosyal davranış modelleri geliştirirler. Kahvaltı, öğle veya akşam yemekleri çocuklara olumlu yeme alışkanlıkları kazandırmada iyi birer fırsattır.
  • Çocukların kendi besin seçimlerini yapmalarına izin verilmelidir. Çocuklara neyi, ne kadar yiyeceklerine karar verme konusunda şans tanıyın. Onların kişisel besin tercihlerine ve damak zevklerine saygı gösterin. Onlara yemek istemedikleri yemekleri kibarca reddetme fırsatı verin. Çocuklara ana ve ara öğünleri planlamaya katılma fırsatı verin. Bu onlara besin seçmede nasıl karar vermelerini öğreten bir yoldur. Çocuklar planlanmasına ve hazırlanmasına katıldıkları besinleri daha çok severler. Onları zorlamadan yeni besinler denemeye teşvik edin. Yeni besinleri denemek yeni hobileri denemek gibidir. Bu onların bilgilerini, deneyimlerini ve yeteneklerini arttırır. Çocuklar sık olarak tükettikleri besinleri daha çok severler. Çocuklarınıza düzenli olarak meyve ve sebze verirseniz ve kendiniz de yerseniz zamanla onları seveceklerdir.
  • Ara öğünler çocuğun sağlıklı beslenme planını seçmesine katkıda bulunurlar. Dikkatli seçildiklerinde ara öğünler çocuğunuzun gün boyu almayı ihmal ettiği besin gruplarının yerini doldururlar. Büyüme çağında ara öğünlerde süt, ayran, meyve suyu, peynirli ekmek vb. besinlerin tüketilmesi uygundur.
  • Çocukların bir öğünde veya bir günde değil, birkaç gün içinde tükettiklerinin toplam miktarı önemlidir. Çocuğunuz ara sıra belli birkaç besini tüketmiyor veya bir öğünde fazla bir şey yemiyorsa bunda endişe etmenizi gerektiren bir durum yoktur.
  • Ana ve ara öğün zamanları çocuğunuzu sıkmayacak şekilde olduğunda beslenme alışkanlıkları da iyi yönde gelişir. Yemek zamanında oluşan stres, besin tüketimine yansır. Yemek zamanında tartışma ve eleştiri yapmadan iletişim kurmaya çalışarak güzel vakit geçirilmelidir

Çocuk Beslenmesi

 

Büyümenin hızlı ve özel olduğu durumlarda (doğum, emziklilik gibi) beslenme ihtiyacı farklılaşır. Çocuğun sağlıklı büyümesinde düzenli beslenmenin rolü büyüktür. Beslenme çocuğun gelişimini doğrudan etkileyen bir faktördür. Yetersiz ve dengesiz beslenme, çocuğun sosyal, bilişsel, fiziksel gelişimini olumsuz yönde etkiler. Sağlıksız beslenme vücut direncini azaltarak bireyin hastalıklara yakalanma riskini daha da artıracaktır. Büyüme çağında iyi beslenemeyen çocuklarda gelişim geriliği, zayıf bünye, dayanıksızlık, ileride düzeltilmesi imkânsız vücut bozuklukları oluşabilir. Yeterli besin alamayan, düzenli yemeyen, yemek seçen, yemeklerden sonra kusma nöbeti geçiren çocuğun gelişmesi olumsuz etkilenir. Sağlıklı gelişmenin ilk şartı yeterli ve dengeli beslenmedir. Çocuğun beslenmesinde amaç;

  • Gelişmeyi sağlayacak düzeyde enerji, vitamin ve mineral sağlamak,
  • Diş sayısına ve sindirim sistemine uygun çeşitli miktar ve kıvamdaki besinleri seçerek çocuğa sunmak,
  • Olumlu beslenme alışkanlığı kazandırmak olmalıdır.

İyi beslenen bir çocuk canlı, hareketli, neşeli ve istekli olur. Vücut yapısı sağlam ve normal görünümlüdür. Hastalıklara karşı dirençlidir. Bu dönemde yapılacak en yanlış davranış çocuğun zorlanarak beslenmesidir.

1 yaş çocuğu kendi kendine yemeğe çok isteklidir. Bu dönemde çocuk yarı kontrollü bırakılabilir. 2 yaşta kaşığı daha kontrollü kullanabilir. 3 yaşta sandalyeye daha rahat oturur ve yemeğini daha rahat yer. 4-5 yaşta kendi kendine beslenebilir hale gelir. Çocuklar azar azar ve sık sık beslenmelidir. Ara öğünlerde verilen besinler, ana öğünü etkileyecek ve iştahı kapatacak nitelikte olmamalıdır. Meyve ve taze sıkılmış meyve suları tercih edilebilir.

Çocuklarda istenmeyen durumlar olarak ortaya çıkan zayıflık, şişmanlık ve bodurluğun en önemli nedenlerinde biri de beslenme bozukluklarıdır. Yetersiz ve dengesiz beslenme durumunda vücudun büyüme gelişme ve normal çalışmasında aksaklıklar ortaya çıkar. Çocuklarda büyüme ve gelişme gerilikleri görülür. Örneğin boyu yeterince uzamaz, ağırlığı az olur, dişi geç çıkar, kemikleri iyi gelişmez, kalıcı bozukluklar ortaya çıkabilir. Ya 8 da çocuğun gereğinden fazla karbonhidrat değeri yüksek yiyecekler ile beslenmesi erken dönemde şişmanlığın ve şişmanlığa bağlı rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Okulöncesi dönemdeki çocuklarda zaman zaman ortaya çıkan iştahsızlık durumunu yetersiz beslenmenin ya da beslenme bozukluğunun başlangıcı saymak doğru değildir. Çocuklardaki bu durum, kısa süreli, geçici olarak da ortaya çıkabilir.

Çocuk beslenmesinin, onların sosyal, ruhsal, zihinsel olarak normal gelişmelerinde ve sağlıklı olabilmelerinde önemi büyüktür. Bu dönemde yetişkinleri tutumları ve çocuklarına verecekleri doğru beslenme alışkanlıkları ve davranışları, çocuğun beslenme alışkanlıklarının temelini oluşturacaktır.

 

Selen Yüksel & Buket Cömert

Bahar Ulukan ile Röportaj

Çocuk edebiyatı ve yayın dünyası hakkında, Doğan Egmont Yayınevi’nin değerli editörlerinden , Bahar Ulukan ile röportaj yaptık ! Uzun zamandır edebiyat ile ilgilenen Bahar Hanım, aklımıza takılan sorulara keyifli cevaplar verdi. Keyifli Okumalar !

  • Çocuk edebiyatı sizce nedir?

Çocukluk kavramının Rönesans’ın ardından icat edildiğini düşünecek olursak, çocuk edebiyatını da aslında (yetişkinler tarafından) icat edilmiş bir tür olarak kabul edebiliriz. Çocuk için edebiyat ne anlama gelir? Bence yetişkinler için ne anlama geliyorsa aynısı: Bireyin kendisini tanıma, hayatı ve çevresini sorgulama ve anlamlandırma macerasında sadık bir yol arkadaşıdır edebiyat. Dolayısıyla çocuk edebiyatı da bu yolda daha yeni yürümeye başlamış bireyler, yani çocuklar için, aynı yoldaşlık misyonuyla donanmıştır. Çocuk kitap okurken kendini arar, duygularını tanır, insanları ve toplumsal ilişkileri keşfeder, doğa ve dünya konusunda bilgilenir, sorular sormayı, düşünmeyi öğrenir. Ve en önemlisi hayal kurar. Kitaplar aracılığıyla kendi dünyasının dışında çıkmayı başaran çocuk başka dünyaların hayaline dalar. Çocuk edebiyatı işte bu hayale açılan geniş bir kapıdır bana göre.

Çocuk edebiyatının, onu yetişkin edebiyatından ayıran, kendine has bir yanı da var elbette. Bunu da başta bahsettiğim “icatlara” borçluyuz. Zaman içinde çocuk gelişimi alanında yapılan çalışmaların ve elde edilen bilgi birikiminin, çocuğun psikolojik- zihinsel gelişimlerine karşı hassas bir dil kurmada çocuk edebiyatına değerli bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Artık ölüm, şiddet, hastalık gibi birtakım zorlu konuların çocuklara aktarılış biçimi ve zamanı konusunda daha bilinçliyiz.

Öte yandan, bazen çocuk edebiyatından bahsedilirken sanki “küçük” bir edebiyattan söz edilir gibi oluyor. Bu küçümseme tonundan hoşlanmıyorum, hem de edebiyat hem de çocuklar adına. Halbuki yetişkinler için “yeterince iyi” sayılmayan bir metinden çocukların  zevk alması beklenemez. Bir yetişkinin “sıkıcı”, “saçma” ya da “didaktik” bulduğu bir öykü, çocuk için de en az o kadar sıkıcı, saçma ya da didaktiktir. Bir çocuk kendisi için üretilmiş herhangi bir metni okurken azarlandığını, terbiye edildiğini ya da aptal yerine konduğunu hissederse o metnin şansını kaybettiğini düşünüyorum. Evet, çocuklara zorla birtakım kitapları okutabiliriz belki, ama bu şekilde edebiyatı sevmelerini sağlayamayız. Sağlam bir kurguyu, özgün bir anlatımı, zengin bir içeriği  her okur talep eder, bunda bir yaş sınırı olamaz.  Dolayısıyla iyi edebiyat yetişkinlerin olduğu kadar çocukların da hakkıdır. Bu anlamda çocuk edebiyatı ürünleri iyi edebiyatla donanmış olmakla yükümlüdür.

  • Çocuk edebiyatı ve bu alandaki editörlük sürecinizde sizi motive eden kaynaklar neler oldu? Sizin çocuk edebiyatı algınızı oluşturan, etkilendiğiniz kaynaklar neler?

Annem ilkokul öğretmeni olduğu için çocuk kitaplarıyla dolu bir evde büyüdüm. Okumayı öğrendikten hemen sonra çocuk kitapları hayatımın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Önce evimizdeki, sonra tanıdıklarımızın evlerindeki kitaplıklara dadandım. Sonra da okul ve şehir kütüphanelerine. Benim büyüdüğüm evde kitap değerliydi, hiçbir zaman istediğim kadar çok kitabım olmadığını düşündüğümü, gözümün hep başkalarındaki kitaplarda kaldığını hatırlıyorum. Hatta büyüyünce hiç fiyatına bakmadan istediğim kadar kitap satın alabilmeyi hayal ederdim. Kısmen de olsa bu hayalimi gerçekleştirebildim neyse ki. Ama hâlâ gözüm başkalarının kitaplarındadır, hep merak ederim kim ne okuyor, okuduğunu beğendi mi, neden beğenmedi… Bu da sanırım kendime en uygun mesleği seçtiğimi doğrulayan bir işaret.

Çocuk edebiyatı için özellikle geleneğin sağlam bir zemin teşkil ettiğini düşünüyorum. Ne yapılacaksa onun üstüne, gerekirse onu kırıp parçalayarak ama yine de ondan yola çıkılarak inşa edilebilir. Dolasıyla beni etkileyen ve besleyen kaynaklar yerli ve yabancı özellikle klasik eserlerdir diyebilirim. Bu sene Tevfik Fikret’in yüz yılı aşkın bir süre önce yazdığı Şermin adlı unutulmaz eserini sevgili Refik Durbaş’ın günümüz Türkçesine uyarladığı haliyle yayına hazırlarken kitapta yer alan çoğu şiiri birkaç kuşağın ezbere biliyor olması ve günümüz çocuklarının da aynı zevkle okuyacak olmaları gerçekten heyecan vericiydi. Belki de Şermin’i okuyan çocuklardan yeni Tevfik Fikret’ler yetişeceği hayalidir bana bu heyecanı veren, bilemiyorum, ama kesinlikle umutlanmaya değer.

Değerli yazarlar, çizerler ve çevirmenler eşliğinde çocuk edebiyatı alanında çalışmak, üretmek, çocuk kitaplarını yayına hazırlamak benim için çocukluğumda özlemini duyduğum, hayalini kurduğum bir hayata kavuşmuş olmak anlamına geliyor. Bu anlamda kendimi çok şanslı buluyorum. Çocuklar için, onlara arkadaşlık edecek, onları avutacak, hayaller kurduracak, sorular sorduracak, düşündürecek kitaplar seçmek ve hazırlamak benim için en büyük motivasyon zaten. Kendimi hiç bitmeyecek, büyümeyecek altın bir çocukluğa hizmet ediyormuş gibi hissediyorum. Bunun bana sağladığı doyum ve mutluluk o kadar büyük ki başka bir alanda çalıştığımı hayal edemiyorum.

  • Aynı zamanda çevirmenlik de yapıyorsunuz. Bir kitabı çevirmeye nasıl karar veriyorsunuz? Sizi etkileyen unsurlar neler oluyor?

Ortaokul ve lisede yoğun bir dil eğitimi (İtalyanca, İngilizce, Latince) aldım. O yıllarda İtalyan edebiyatından seçme öyküler okurken çok etkilendiğim parçaları, hatta bazen de şiirleri, mutlaka Türkçeye çevirir, anneme ve arkadaşlarıma okurdum. Yabancı bir dilde üretilmiş eşsiz parçaları anadilime çevirmek bana büyük haz verirdi. Bazen de tam tersini, çok sevdiğim Türk yazarların ve şairlerin eserlerini İtalyancaya çevirmeye girişirdim. Utangaç  bir aşkla ilerlediğim bu süreçte annem ve öğretmenlerim bana her zaman çok destek oldular ve cesaretlendirdiler. Üniversite üçüncü sınıfta yine bir öğretmenimin teşvikiyle (ama kitabı İtalya’dan ben bulup getirmiştim!) ilk çevirimi yaptım. O günden beri, yani yaklaşık on beş yıldır, özellikle çocuk kitaplarına yoğunlaşarak, hep aynı zevk ve hevesle İtalyanca ve İngilizceden çeviriler yapmaya devam ediyorum. Son kertede aslında bunu da çocuk edebiyatı ve çocuklarımız için bir hizmet olarak görüyorum.

Bir kitabı çevirmeye karar vermeden önce mutlaka okur, bende uyandırdığı hisse göre hareket ederim. Türkçeye çevrilmesinin bir anlamı olup olmayacağını düşünürüm. Sonra onu layığıyla aktarıp aktaramayacağımla ilgili kendimi sınarım. Son olarak zamanlamaya dair plan yapıp kendimi ikna ettikten sonra, gönül rahatlığıyla çeviriye başlayabilirim.

Bahar Ulukan ve Sevim Ak’ ın ortak çalışmalarından bir kare.

  •     Türkiye’de çocuk edebiyatı konusunda neleri eksik buluyorsunuz? Sizce bu alan nasıl gelişmeli? Neler yapılabilir?

Çocuk edebiyatı tüm dünyada zamanın ve coğrafyanın sosyal, kültürel, teknolojik ve tabii pedagojik hassasiyetlerine göre değişimler, dönüşümler geçiren bir alan. Türkiye’de de çocuk edebiyatının özellikle son zamanlarda yoğun bir hızla gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz.  Baskı kalitesinden tutun, içeriğin zenginleşmesine dek birçok alanda yol katedildi. Yazarlar, çizerler, yayınevleri; herkesin bu alanda çabaları ve üretimi arttı. Fakat elbette niceliksel artış beraberinde niteliksel artışı getirmiyor ne yazık ki. Okurun da yayınevlerinin de her zamankinden daha seçici ve hassas davranması gerekiyor.

Öte yandan çocukların kitap seçimleri konusunda biraz daha özgür kalabilmelerini diliyorum. Bu konuda ebeveynlere ve öğretmenlere olduğu kadar yayıncılara da görev düşüyor elbette. Kitaplarda yer yer rastlanan “öğreten” hatta bazen “ezberleten” ses tonunun görünmez hale gelmesi gerekiyor. Edebiyatın gücünü kullanarak çocukta duyguları ve hayal gücünü tüm şiddetiyle harekete geçiren, çeşitli konularda uzak farkındalık yaratan kitapların daha görünür ve tercih edilir hale gelmesi için çaba harcamak gerekiyor. Örneğin son dönemlerde kız çocuklarına özgüven aşılayan, cinsiyetçi tutumlar konusunda farkındalık yaratan kitapların yükselişini olumlu buluyorum ve önemli bir toplumsal ihtiyacı karşıladığını düşünüyorum.

Çocuk edebiyatının, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada, konu, karakter, kurgu, anlatım, hatta biçimsel özelliklerinde dahi daima renklenmeye, kendini güncellemeye, zenginleşmeye, çocukları kendine çekmek için yeni yollar keşfetmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç bence hiçbir zaman tükenmeyecek. Bu konuda hem ülkemizden hem de dünyadan umutluyum.

  • Türk ve Dünya edebiyatında en sevdiğiniz örnekler neler? Çocuk kitapları arasında, sizin başucu kitaplarınız neler?

Günümüzde hem ülkemizde hem de dünyada çocuk edebiyatı adına çok sayıda seçkin eserden bahsedebiliriz. Ama ben hâlâ çocukken en sevdiğim kitapları başucumda bulunduruyorum, çünkü onları beni küçük yaşta edebiyatın büyüsüyle sarmalayarak belki de bugünümü çizmiş kitaplar olarak kabul ediyorum. İlk sırada, René Goscinny tarafından yazılmış ve Jean-Jacques Sempé tarafından resimlenmiş Pıtırcık serisi geliyor. Her yönüyle mükemmel bulduğum bu seriyi çocuk gerçekliği açısından çok başarılı bulurum ve okumaya hâlâ doyamam. Ardından, Küçük Vampir serisi, öncelik Matilda ve Bay ve Bayan Kıl’da olmak üzere tüm Roald Dahl kitapları, tüm Astrid Lindgren kitapları, Gianni Rodari ve Angela Nanetti kitapları, Maurice Druon’un biricik kitabı Yeşil Parmaklı Tistu, vazgeçilmez Andersen Masalları ve elbette Küçük Prens. Yine çocukluğumda beni çokça duygulandırmış ve etkilemiş Kemalettin Tuğcu (annem çok sevdiği için ben de okurdum), Gülten Dayıoğlu, Yalvaç Ural, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kitaplarını da unutmam mümkün değil. Tahmin edeceğin üzere, evin her odası gibi uyuduğum oda ve başucum da çocuk kitaplarıyla dolup taşıyor !

Gözde Akoğlu

 

ÇOCUKLAR İÇİN BİYOGRAFİK KİTAPLAR

Biyografik kitaplar, tanınmış birinin hayatlarını anlatan kitaplardır. Bu kitaplar ile birlikte, o kişinin hayatına ve yaşadığı döneme yolculuk ederiz. Her insanın hayatı ayrı bir hikaye olduğundan, okunulan biyografik kitaplar kimi zaman heyecanlı bir bilim-kurgu hikayesini, kimi zaman da büyük bir macera hikayesini anlatır. Bu yazımızda çocuklar için uygun biyografik kitaplardan en sevdiklerimizi sizler için derledik. Onlardan öncekilerin hikayelerini okudukça, yeni şair, yazar ve ressamların yolları aydınlanacaktır. Keyifli okumalar !

Nar’ın Sanat Günlüğü Serisi, 6 kitaptan oluşan ve her kitapta Türkiye’nin öncü kadın ressamlarının anlatıldığı bir seri. 7- 14 yaş aralığı için hazırlanmış seri, önemli kadın ressamlarımızın hikayeleri ile bir yandan Türkiye’nin sanat tarihini anlatırken, diğer yandan da ressamların tekniklerinden de bahsederek,  resim sanatındaki incelikleri vurguluyor. 

Kitabın tüm olumlu gelişimsel özelliklerinin yanı sıra,  Türkiye’deki hem kadın hem de sanatçı karakterleri anlatıyor oluşu, bu seriyi eşsiz kılıyor. Hem kadın ve erkek eşitliğini vurgularken hem de resim sanatının önemini anlatırken okunmasını öneririz. Ek olarak, bizce tüm kız çocuklarının kitaplığında bulunmalı =)

Serideki kitaplardan birinin video linki ;

https://vimeo.com/203967758

Kitabın yazarı Eda Noyan, Dokuz Eylül, Bilkent ve Florida üniversitelerinde tasarım alanında lisans ve yüksek lisans dereceleri almış bir tasarımcı. Sanatla iç içe bir hayat yaşayan yazar, aynı zamanda ödüllü bir film yönetmeni. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak da aynı zamanda görev yapmakta. Kitap, Dstil Tasarım Yayınevi’nden çıkma. Keyifli okumalar !

Diğer biyografi kitapları serimiz ise Tefrika Yayınevi’nin hazırladığı Çocuk Edebiyatı Biyografi Dizisi. 5- 7 yaş aralığına uygun olarak tasarlanan bu seri, Türk Edebiyatı’nın önemli yazarları ve şairlerini anlatıyor. Aziz Nesin’den , Turgut Uyar’a 12 şair ve yazarın çocukluk anılarından yola çıkılarak, onları hikaye kahramanları olarak yansıtan seriyi biz okurken çok eğlendik! 

Okula yeni başlayan çocuklar için okuma pratiğini geliştirmeye yardımcı olacak bu seri,  okuma yazma becerilerini geliştirirken, aynı zamanda çocuğunuzun edebiyatçılar ile erkenden tanışmasını sağlıyor. Okuma yazma alışkanlığı edindirip, sonrasında da bu önemli şair ve yazarlarımızı inceleme merakı uyandıracak Çocuk Edebiyatı Biyografi Dizisi ‘ ni siz de çok seveceksiniz!

 

 

 

Bahsetmek istediğimiz, bizi çokça heyecanlandıran diğer biyografi dizisi ise Pan Yayıncılık’ın hazırladığı üç değerli kitap : Tanburi Cemil Bey-CEMİL’İN GİZLİ KONSERLERİ, Âşık Veysel-UZUN İNCE BİRYOL, Cemal Reşit Rey-KUĞU KUŞUNUN ŞARKISI.

Tanburi Cemil Bey ve Cemil’in Gizli Konserleri’nin yazarı Serhan Aytan , Aşık Veysel – Uzun İnce Bir Yol ile Cemal Reşit Rey- Kuğu Kuşunun Şarkısı ‘nın yazarı ise Aysel Gürmen.  Aysel Gürmen Boğaziçi Üniversite İşletme ve Eğitim bilimleri bölümü mezunu bir yazar. Okul öncesi çağ için yazmış olduğu pek çok eserin yanında, Kırlangıç Yayınevi’nin kurucusu. 

Yazarlarımızın edebiyatımıza kazandırdıkları bu eserler, Türk Kültür ve sanatını aktararak , bireylerin genç yaştan itibaren kültürlerini öğrenmelerini, aynı zamanda hikayelerdeki gerçek karakterler ile kendilerini özdeşleştirebilmelerini sağlayacaktır. Böylece, küçük yaşlardan itibaren sanata yatkınlığı olan çocukların kendilerini keşfetmelerini kolaylaştıracaktır. Okuma yazamaya başlamadan önce ebeveynler bu kitapları okuyarak, çocuklarının gelişimlerine katkı sağlayabilirler. Okuma- yazma evresinde ise, çocukların keyifle seriyi tekrar okuyacaklarını düşünüyoruz.

Diğer bir kitabımız ise, Türkiye’ nin yetiştirdiği en önemli fotoğrafçılardan Ara Güler’in biyografik kitabı. Meraklı ve yaratıcı haylaz bir çocuğun hikayesini okuduğumuz kitap, bize aslında Ara Güler’in kendi hikayesini anlatıyor. Kitabın , 10-14 yaşa uygun bir anlatımı var. 

Kitabın yazarı Muharrem Buhara, hepimizin bildiği ve severek takip ettiği, Türkiye dizi tarihinin önemli eserlerinden İkinci Bahar ve Süper Baba dizilerinde büyük katkısı olan, reklam ve senaryo yazarı. Muhtemel, Ara Güler ’e olan hayranlığından böyle bir kitabı hazırlamak istemiştir. Keyifli okumalar !

 

 

Kitap Eleştirisi – Küçük Kara Balık

Küçük Kara Balık olmalı!

Hem yetişkinlerin hem çocukların çevreleri ve dünyaları toplumsal normlar ve kalıplarla sarılmıştır. İnsanın sosyalleşmesi toplumun değer yargılarıyla şekillenmesi sürecidir. Peki toplumun bizden beklentileri, kalıplaşmış değerleri her zaman doğru mudur? Bu soru kişinin kendi kimliğini oluşturmasında, bireyselliğini kazanmasında önemli bir temel oluşturur.

Ünlü çocuk edebiyatı yazarı Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı kitabının ana kahramanının çevresi de bu çemberle örülüdür. O annesiyle birlikte yaşadığı derenin sonunu, derenin dışındaki hayatı merak etmektedir. Annesi ve diğer balıklar ona karşı çıkar, alaya alır, başka balıkların onun aklını çeldiğini düşünürler; fakat o isyankar ve cesurdur. Derenin dışındaki hayatı kendi gözleriyle görmek, tanımak ister. Ömrünü boşuna geçirip yaşlanıp bir gün geldiğinde hayatından şikayet eden bir balık olmak ona göre değildir. Annesine sorar: “Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?” O, hayatını anlamlı kılmak isteyen bir balıktır. Dereden çıktığında karşılaştığı kurbağacıklar da onun çevresi ve annesi gibi yaşadıkları gölü sorgulamazlar. Tüm bunların içinde Küçük Kara Balık farklı olmayı göze alır ve yolculuğuna devam eder. Zorlu bir yolculuktur bu.  Balıkçıl, testere balığı ve pelikan onu bekleyen tehlikelerdir. Yolculuğu sırasında karşılaştığı kertenkele ona kendini koruyabilmek için bitkilerin dikenlerinden yaptığı hançeri verir. Bu hançerin refakatinde ırmaklar aşar. Bu yolculuk aslında küçük kara balığın kendi değerlerini oluşturması ve bireyselleşmesinin hikayesidir. O dar bir çevrede kalıp, ailesinin ve çevresinin kalıplarına razı olmaz, bilinçli ve özgür bir yaşam için güçlüklerle dolu bir yolculuğu göze alır. Kitabın en değerli yanlarından biri de bireyselleşmenin burada benmerkezci bir kendini yaratma olmamasıdır. Kertenkele Küçük Kara Balık’a hançeri verirken daha önce çok sayıda hançeri onun gibi bilgili balıklara verdiğini ve bu balıkların sonunda onları avlamaya çalışan balıkçıyı usandırdıklarını söyler. Balıkçı usanmıştır; çünkü balıklar birlik olup onun ağını kendileriyle birlikte denizin dibine çekerler. Kertenkele bilgili balıkların hikayesini anlatırken Küçük Kara Balık’a önemli olanın sadece dünyayı tanımak, görmek ya da keşfetmek değil, iyilik, güzellik ve adalet adına birlikte hareket edebilmek olduğunu söylemiş olur. Böylece Küçük Kara Balık’ın bireyselliği bütünün iyiliğini gözetmek ilkesinin rehberliğinde gelişir.

Şah döneminde yaşamış muhalif yazarlardan olan Samed Behrengi’nin kitabı bu açıdan politik bir nitelik de taşır. 12 Eylül döneminde kitabın Türkiye’de yasaklanması da bunu gösterir. Behrengi, yaşadığı dönemde şahlık yönetiminin baskılarına karşı çıkar, yönetimi masallarıyla korkusuzca eleştirir. Küçük Kara Balık bir bireyselleşme hikayesi olarak okunduğunda masalın toplumsal ve kültürel adetlere, gelenek ve göreneklere karşı özgürlükçü bir tutumu temsil eden genç kuşağın hikayesi olduğu düşünülebilir. Bunun yanında, İran’daki yönetim ve onun baskıları karşısında yılmayan devrimcileri anlatan bir masal olarak da okunabilir. Bir başka okumayla ise Küçük Kara Balık’ın dogmalara sanatıyla karşı koyan, eşitlik, özgürlük ve adalet konusundaki ideallerini eserleriyle savunan sanatçıyı da temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu özellikleriyle Samed Behrengi’nin kitapları hem yetişkinlere hem de çocuklara hitap eder.

Çocukluk insanın öğrenmeye en açık, meraklı ve yaratıcı olduğu dönemdir. Bu dönemde insan bir potansiyeller bütünüdür ve her türlü etkiye açıktır. Kitaplar ise bu verimli dönemin can suyudur. Hem çocukları hem yetişkinleri düşünmeye, sorgulamaya, insanlığın evrensel değerlerini savunmaya davet eden Behrengi’nin kitapları çocuklara da biz yetişkinlere de cesaret, özveri, diğerkamlık ve umut aşılama gücüne sahip.

Semiha Şentürk

0-3 YAŞ ARASI ÇOCUKLARDA FİZİKSEL GELİŞİM

Fatima ÇELİK

 

İnsan yaşamın ilk üç yılı, tam fiziksel bağımlılıktan bağımsızlığa geçiş ve kendi kendine yetebilecek kadar hareket becerisi kazanma evresidir. Bu sürecin zaman çizelgesi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak her yenidoğan çocuk büyüdükçe kademeli olarak ilerleme ve gelişme gösterir. Bu yazımda 0-3 yaş arası çocuklarda görülen temel gelişmeleri sıralayacağım.

0 – 3 Ay

Bu dönemde bebeğin ilk öğrendiği beceri baş kontrolüdür.

Bebekler bu aralıkta kaslarını ve hareketlerini kontrol etmeyi öğrenirler. Bu öğrenme süreci baş, kollar yani bedenin üst kısmından, bacaklara ve ayaklara yani aşağıya doğru ilerler. İlk zamanlarda bebek hareketleri doğal refleksler olarak tanımlanabilir. Örneğin yanağına dokunduğunuzda başını yana döndürür. Bu süreçte motor gelişimleri devam ederken, aynı zamanda çevreyle etkileşime girmeyi öğrenmeye başlarlar. Bir ay içinde bebek sırt üstü ya da yüz üstü yatarken kafasını yana çevirebilir, ellerini ve kollarını hareket ettirebilir.

3 – 6 Ay

Bu dönemdeki bebekte görülen en önemli gelişme baş ve omuz bölgesini kontrol etmeye başlamasıdır.

Motor hareket kabiliyetleri gelişmeye devam eder. 3 aylık bir bebek normal şartlarda sırt üstü ya da yüz üstü yatarken bacaklarını ileri geri ittirebilir, elleri ile oyuncakları kavrayabilirler. Bebek 3-4 aylarında yüz üstü yuvarlanabilir, 6 ayla birlikte sırt üstü yuvarlanabilir.

6 – 12 Ay

Bu dönemde bebek bağımsız bir şekilde oturabilir. Bu oturuş şekli ona çevresini gözlemleme ve keşfetme fırsatı verir.

Bebek 1 yaşına yaklaştıkça motor hareket kabiliyetleri gelişmeye devam eder ve bu gelişimle birlikte çevresini keşfetmeye başlar. Ortalama bir bebek 6 aylıkken herhangi bir destek almadan oturabilir ve 7-8 aylar arasında destek alarak ayakta durabilir. 9 aya yaklaşırken bebek elleri ve dirseklerini kullanarak ayağa kalkmaya çalışır ve 9 ayın sonuna doğru destekle yürümeye başlar. Ayakta durabilme becerisi edinmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardır.

12 – 24 Ay

Bebek yaşamının ikinci yılında yürüme becerileri iyileşmeye başlar.

12 aya gelindiğinde ortalama bir bebek kendi başına bir kaç adım atabilir. 13-15 aylar arasında yürüme becerileri artar ve odanın bir köşesinden diğer köşesine destek almadan yürüyebilir. Ayağı ile topa vurmak ya da elindeki topu hedef gözeterek atmak gibi daha kompleks hareketler 18 ayla beraber başlar. Bu zamanlarda bebekler koşmaya ve destek alarak merdivenlerden çıkmaya başlayabilirler. Bu becerileri kazanmak onları daha hareketli ve oyuncu yapar.

24-36 ay

2 ve 3 yaşları arasında bebeklerde denge becerisi gelişir ve bu sayede daha düzgün yürümeye başlarlar. Bu dönemde çocuk tek ayak üstünde durmayı, geriye doğru gitmeyi ve parmak uçlarında yürümeyi öğrenir. Ortalama bir çocuk 2 yaşına geldiğinde olduğu yerde zıplayabilir, 3 yaşındaysa artık bir nesnenin üzerinden atlayabilir kabiliyete gelir. 30-34 aylar arasında çocuklar destek almadan ve bir şeylere tutunmadan merdivenlerden yukarı doğru yürüyebilir. 35 aya geldiğinde çocuklar oyun alanlarında rahatlıkla koşup oynayabilir duruma gelirler. 3 yaş itibari ile de artık bir çocuk üç tekerlekli bir bisikletle rahatlıkla gezebilir.