Ödev Kültü – Haber Çevirisi

Amerika’nın uygulamaya bağlılığı, bir dereceye kadar bugünün ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin bununla büyümesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

Amerika’nın, ev ödevleriyle uzun bir süredir inişli çıkışlı bir ilişkisi olmuştur. Bir yüzyıl kadar önce, ilerici reformcular ev ödevlerinin çocukları gereksiz şekilde strese soktuğunu savunmuşlardır ve sonrasında bu düşünce yedinci sınıfın altındaki öğrencilere verilen ödevlerde bölgesel seviyede yasaklara sebep olmuştur. Bu ödev karşıtı düşünce, yüzyılın ortalarında ABD’nin Sovyetler Birliği’nin gerisinde kalma korkusuyla ortadan kaybolmuştur (ve bu durum daha fazla ev ödevine yol açmıştır). 1960’larda ve 70’lerde daha açık bir kültürün ev ödevlerini oyunun ve yaratıcılığın gelişmesinin önünde bir engel olarak görmesi ile karşıtlık yeniden gün yüzüne çıkmış, bu da daha az ödeve neden olmuştur. Ancak bu da son olmamıştır: 80’lerde hükümet araştırmacıları, Amerika’nın ekonomik sıkıntılarından dolayı okulları suçlamışlar ve bir kez daha ödevlerin arttırılmasını tavsiye etmişlerdir.

21. yüzyıl şimdiye kadar ödev ağırlıklı bir dönem olmuştur, Amerikalı gençler şimdilerde, kendilerinden öncekilerin 90’larda her gün ev ödevi için harcadıkları zamanın ortalama iki katını ödev yaparak geçirmektedirler. Küçük çocuklardan bile okulu kendileriyle birlikte eve getirmeleri istenmektedir. Örneğin, 2015’te yapılan bir çalışmada, araştırmacıların eve hiçbir şekilde ödev getirmemeleri konusunda hemfikir oldukları anaokulu çocuklarının her gece yaklaşık 25 dakikalarını ödev yaparak geçirdikleri bulunmuştur.

Ancak bu duruma karşı olumsuz bir tepki de var. Birçok çocuk, ebeveynlerine ve öğretmenlerine bahsetmeden, günlük iş yüklerinden dolayı tükenirken, bazı okullar ve bölgeler ev ödevlerinin nasıl kullanılması gerektiğini yeniden düşünüyorlar-ve bazı öğretmenler tamamen ödevsiz devam ediyorlar. Ev ödevleri konusundaki araştırmaları (itiraz edilen araştırmalar oldukları vurgulanmalıdır) gözden geçiriyorlar ve konu hakkında yeniden konuşma zamanı olduğu sonucuna varıyorlar.

San Francisco’nun zengin bir banliyösü olan California Hillsborough, yöntemlerini değiştiren bir bölgedir. Üç ilköğretim okulu ve bir ortaokul bulunan bölge, öğrencilere aileleriyle ve oyunla daha fazla zaman geçirmelerini sağlayacak daha fazla planlanmamış zamana izin veren bir ödev politikasını geliştirmek için öğretmenlerle ve velilerden oluşan panellerle çalıştı. Ağustos 2017’de, ödevlerin “anlamlı” olması gerektiğini ve hafta sonu veya tatil dönüşüne denk gelen ödev bitirme tarihlerinin yasaklanması gerektiğini vurgulayan güncellenmiş bir politika ortaya koydu.

Bölgenin yöneticisi Louann Carlomagno “İlk yıl biraz zorluydu,” diyor. İşlerini çeyrek asırdır benzer bir şekilde yapan öğretmenler için düzenlemenin zaman zaman zorlayıcı olduğunu, ekliyor. Ebeveynlerin beklentileri de ayrı bir sorundu. Carlomagno ayrıca “ikinci sınıf bir öğrencinin bir saatlik ödevinin olmamasının sorun olmadığını fark etmek için – ki bu yeni bir şey” biraz zaman harcadıklarını belirtiyor.

Ancak, ikinci yılın büyük bir kısmı boyunca politikanın pürüzsüz bir şekilde devam ettiği görülüyor. “Ebeveynlerle yaptığım konuşmalara göre, öğrencilerin daha az stresli olduğu görünüyor,” diyor Carlomagno. Bu politika, ayrıca, öğrencilerin devlet standart sınavında geçtiğimiz yıl daha önceki yıllarda olduğu kadar başarılı olmalarına yardım ediyor.

Bu yılın başlarında, Massachusetts, Somerville bölgesi ilk ve orta okulların alabileceği ev ödevi miktarını azaltarak ev ödevi politikasını da yeniden yazdı. Örneğin, altıncı sınıftan sekizinci sınıfa ödevler sadece haftanın iki-üç günü, günde bir saat verilebilecek şekilde sınırlandırılmıştır.

Kızı Somerville’de okula giden Masssachusetts Üniversitesi, Lowell, eğitim profesörü Jack Schneider yeni politikadan genel olarak memnun. Ancak, bunun daha büyük, endişe verici bir düzenin parçası olduğunu söylüyor. “Bunun kökeni, şaşırtıcı olmayan şekilde belli bir demografiden gelen ebeveynlerin genel memnuniyetsizliği,” diyor Schneider. “Orta sınıf beyaz ebeveynler, ev ödevleri hakkında endişeleri üzerine konuşmaya daha meyilli … Kendi fikirlerini dile getirmek için yeterince haklı olduklarını düşünüyorlar.”

Schneider, ev ödevi gibi kabul edilen uygulamalar hakkında tekrar düşünme ve bu tür uygulamaları iyileştirme taraftarıdır, ancak bölgelerin de bu süreçte kapsayıcı olmak için gayret etmesi gerektiğini düşünür. “Neredeyse sıfır orta sınıf beyaz ebeveyninin anaokulundan ikinci sınıfa kadar ödevlerin en iyi nasıl yapılacağı ve aslında çocuklar ve aileleri için ev ve okul arasındaki bağlantıyı nasıl güçlendirdiği hakkında konuşurken duydum,” diyor. Bu ebeveynlerin birçoğu okul toplumuyla zaten bağlı hissettikleri için ödevin faydası gereksiz görünebilir. Schneider, “Ödeve ihtiyaç duymuyorlar” diyor ve ekliyor “bu yüzden onu savunmuyorlar.”

Bu, ödevin düşük gelirli bölgelerde daha hayati olduğu anlamına gelmez. Aslında, bu topluluklarda da farklı, ama aynı derecede zorlayıcı nedenler külfetli olabilir. Iowa’nın küçük Dunkerton kasabasında lisede İspanyolca öğreten Allison Wienhold, son üç yılda ev ödevlerini aşamalı olarak kaldırdı. Düşüncesi şuydu: Bazı öğrencilerinin, ev ödevi için çok az zamanları var, çünkü haftada 30 saat çalışıyorlar veya küçük kardeşlere bakmaktan sorumlular.

Eğitimciler, verdikleri ödevleri azalttıkça veya ortadan kaldırdıkça, öğrenciler için ne kadar ve ne çeşit ödevin en iyi olacağı sormaya değer bir soru haline geliyor. İki gruba ayrılma eğiliminde olan araştırmacılar arasında bu konu hakkında bazı anlaşmazlıklar olduğu ortaya çıkıyor.

İlk grupta Duke Üniversitesi’nde psikoloji ve nörobilim profesörü olan Harris Cooper var. Cooper, 2000’li yılların ortalarında ev ödevi üzerine yapılan bir araştırmayı gözden geçirdi ve öğrencilerin yaptıklarını söyledikleri ödev miktarı ile sınıf içindeki sınav performansları arasında, bir noktaya kadar, korelasyon olduğunu buldu. İnceleme sonucu bulunan bu korelasyon büyük yaştaki öğrenciler için küçük yaştakilere kıyasla daha güçlüydü.

Bu sonuç, eğitimciler arasında genel olarak kabul edildi, çünkü “10 dakika kuralı” ile kısmen uyumluydu. Öğretmenler arasında popüler olan bu pratik kural, uygun ödev miktarının sınıf seviyesi başına bir gün için yaklaşık 10 dakika olduğunu ileri sürer-şöyle ki, birinci sınıfa giden bir çocuk için günde 10 dakika, ikinci sınıfa giden bir çocuk için günde 20 dakika, vesaire, lise öğrencileri için günde iki saate kadar.

Cooper’ın bakış açısına göre ev ödevi, tipik bir Amerikan çocuğu için aşırı derecede ağır değildir. 2014 Brookings Enstitüsü raporunda bulunan “ortalama öğrencinin ev ödevi yükünün arttığına dair yetersiz miktarda kanıt” bulgusuna işaret eder; tespit edilen külfetli miktarda ödev gerçekten var ancak bu diğerlerine oranla nadir. Dahası, raporda, çoğu ebeveynin çocuklarının doğru miktarda ödev aldığını düşündüğü ve verilen ödevin azlığından endişe eden ebeveynlerinin sayısının çokluğundan endişe edenlerinkini geçtiği belirtilir. Cooper, ödevin çokluğu konusundaki endişelerin “en seçici kolejler ve üniversiteler için rekabetçi olma konusunda kaygıları” olan az sayıda topluluklardan gelme eğiliminde olduğunu söyler.

Tamamen ikinci grupta olan Alfie Kohn’a göre önceki üç paragrafta listelenen sonuçların hepsi sorgulanabilir. The Homework Myth: Why Our Kids Get Too Much of a Bad Thing kitabının yazarı Kohn, ödevi “güvenilir bir merak söndürücü” olarak görüyor ve Cooper’ın ve diğerlerinin lehine alıntı yaptıklarına dair kanıtlarla ilgili bazı şikayetleri var. Kohn, diğerlerinin yanı sıra, Cooper’ın 2006’daki meta-analizinin nedensellik oluşturmadığını ve merkezi korelasyonunun çocukların (potansiyel olarak güvenilir olmayan) ev ödevi yaparken ne kadar zaman harcadıklarına dair kendi beyanlarına dayandığını belirtti. (Kohn’un konu hakkındaki verimli yazısı başka birçok metodolojik hata olduğunu iddia etmektedir.)

Aslında, diğer korelasyonlar ev ödevlerinin yardım edemeyeceği zorlayıcı bir durum ortaya koymaktadırlar. Öğrencileri düzenli olarak Amerikalı çocukları standart sınavlarda geride bırakan bazı ülkeler, Japonya ve Danimarka gibi, çocuklarını daha az okul çalışmasıyla eve gönderirken, Tayland ve Yunanistan gibi ABD’den daha çok ev ödevi yükü olan öğrenciler sınavlarda daha geride kalmaktadırlar. (Elbette, uluslararası karşılaştırmaları etkileyen birçok faktör olabilir, çünkü eğitim sistemlerindeki ve toplumlardaki pek çok faktör öğrencilerin başarısını şekillendirebilir.)

Kohn ayrıca başarının genel olarak değerlendirilme şeklini de ele alır. “Eğer tek istediğiniz şey çocukların kafalarını gelecek hafta unutacakları yarınki sınavın gerçekleriyle doldurmaları ise, evet, eğer onlara daha fazla zaman verirseniz ve geceleri çok sıkı çalışmalarını sağlarsanız puanlarını arttırabilirsiniz,” der. “Ama düşünmeyi veya öğrenmekten zevk almayı bilen çocuklarla ilgileniyorsanız, ev ödevi sadece etkisiz değil, aynı zamanda ters etkilidir.”

Endişesi bir şekilde felsefidir. Kohn, “Ev ödevi uygulaması, çocukların okul günlerinin çoğunda çalışmasının yeterli olmadığı noktasında, sadece akademik gelişmenin önemli olduğunu varsayar,” diyor. Peki ya ev ödevlerinin aile ile geçirilen kaliteli zaman üzerindeki etkisi nedir? Bilgiyi uzun süreli olarak akılda tutma üzerindeki etkisi? Eleştirel düşünme becerileri üzerindeki? Sosyal gelişme üzerindeki? İlerideki hayatındaki başarı üzerindeki? Mutluluk üzerindeki? Araştırma bu sorular üzerinde sessiz.

Diğer bir problem ise araştırmanın, ev ödevlerinin niteliğinden ziyade niceliğine odaklanma eğiliminde olmasıdır, çünkü nicelik, niteliğe kıyasla çok daha kolay ölçülür. Uzmanlar genel olarak bir ödevin özünün önemli olduğu (ve birçok ev ödevinin işe yaramaz bir iş olduğu) konusunda hemfikirdir, ama en iyisi için herkesi kapsayan bir kural yoktur-cevap genellikle belli bir müfredata ve hatta öğrencinin kendisine özgüdür.

Ödevin faydalarının çok dar bir şekilde tanımlandığı (ve o zaman bile itiraz edildiği) göz önüne alındığında, çok fazla ev ödevi vermenin bir sınıf varsayılanı olması ve daha fazla ödev vererek daha zenginleştirici bir ortam oluşturmak biraz şaşırtıcıdır. Ev ödevlerinin öğrencilerin öğrenmesine yardımcı olup olmadığı ile ilgisi olmayan bir dizi şey bu durumu korumaya devam etmektedir.

Massachusetts’deki ebeveyn ve profesör Jack Schneider, uygulamanın nesille ilgili ataletini göz önünde bulundurmanın önemli olduğunu düşünüyor. “Devlet okulunda okuyan öğrencilerin velilerinin büyük çoğunluğu devlet eğitim sisteminden mezun,” diyor. “Dolayısıyla, meşru olan şey hakkındaki görüşleri, zaten görünürde eleştirecekleri sistem tarafından şekillendirildi.” Diğer bir deyişle, birçok ebeveynin ödevlerle olan kendi geçmişi, aynı şeyi çocukları için de beklemelerine neden olabilir ve bundan daha az olan herhangi bir şey genellikle okulun veya öğretmenin yeterince özenli olmadığının bir göstergesi olarak anlaşılır. (Bu, birçok ebeveynin çocuklarına doğru miktarda ev ödevi verildiğini düşünmesi bulgusuyla kuvvetli bir şekilde alakalıdır- ve bu durumu karmaşıklaştırmaktadır.)

Vanderbilt Üniversitesi’nin Peabody Koleji’nde eğitim profesörü olan Barbara Stengel, eğitim sistemine ev ödevlerini ezbere dayalı ve heyecan verici olmayan şekilde tutmaya devam ediyor olabilecek iki gelişme ortaya koydu.  Birincisi, son birkaç on yılda, birçok devlet okulunun kararına hitap eden ve öğretmenlerin daha yaratıcı ev ödevleri denemelerini engelleyen standart testlere verilen önem. “Bunu yapabilirler, ancak yapmaktan korkuyorlar, çünkü her gün test puanları hakkında baskı görüyorlar” diyor Stengel.

İkincisi, öğretmenlik mesleğinin, görece düşük maaşı ve otonomi eksikliği ile, eğitimin diğer yönlerini olduğu kadar ev ödevini de yeniden şekillendirebilecek bazı insanları kendine çekmek ve desteklemek için mücadele ettiğini, belirtmektedir. “Ev ödevlerinin daha az ilginç olmasının sebebi kısmen, gerçekten bunun sınırlarını zorlayan kişilerin birçoğunun artık öğretmenlik yapmıyor olması” diyor.

Stengel, “Genel olarak, konu ev ödevi olduğunda hayal gücümüz yok,” diyor ve öğretmenlerin ödevleri gerçekten öğrencilerin ilgisini çekebilecek bir şey haline getirmeleri için zamanları ve kaynakları olmasını diliyor. “Eğer okuyan çocuklarımız olsaydı-herhangi bir şey, spor sayfası, okuyabilecekleri herhangi bir şey-bu olabilecek en iyi şey olurdu. Eğer hayvanat bahçesine giden çocuklarımız olsaydı, eğer okuldan sonra parka gidecek çocuklarımız olsaydı, eğer bütün bunları yapabilecek çocuklarımız olsaydı, sınav puanları artardı. Ama yok. Eve gidiyorlar ve düşüncelerini genişletmeyen ödevler yapıyorlar.”

“Kaşif”, Mike Simpson’ın öğrencilerinin yapmasını istediği ev ödevi türlerini tanımlarken kullandığı bir kelimedir. Simpson, 2017 yılında Lancaster, Pennsylvania’da açılan küçük bir özel lise olan Stone Independent School’un müdürüdür. “Bir buçuk yıl önce bir okula başladığımız için şanslıydık,” diyor Simpson, ” bu yüzden çalışma kağıtları vermeyeceğimizi, tekrar ettirmek için problemler vermeyeceğimizi söylemek kolay oldu.” Örneğin, yarım düzine öğrenci kısa bir süre önce kampüste 25 metrelik bir mancınık inşa etti.

Simpson, öğrencilerin evde yapmak zorunda oldukları şeylerin genellikle okulun en az doyurucu kısmı olmasının bir utanç olduğunu düşündüğünü söylüyor: “Öğrencilerimizin bir salı gecesi saat 11’de yaptıkları işle, hayatlarının olmasını istedikleri şekli arasında bir bağlantı kuramadıkları noktada keçileri kaçırdığımızı düşünüyorum.”

Sınıflarında ev ödevlerinde değişiklikler yapan diğer öğretmenlerle konuştuğumda bazı pişmanlıklar duydum. Brandy Young, Teksas, Joshua’da ikinci sınıf öğretmeni, üç yıl önce evde yapılmak üzere çalışma kağıtları vermeyi bıraktı ve onun yerine öğrencilerinden her gece 20 dakikalık keyifli bir okuma yapmalarını istemeye başladı. Sonuçlardan memnun olduğunu söylüyor ama komik bir şeyde fark etmiş. “Bazı çocuklar” diyor, “ev ödevi yapmayı çok seviyor.” Öğrencilerin gönüllü olarak çekmeleri için bir ev ödevi kutusu koymaya başlamış-çünkü ya ek bir zorlayıcı ya da evde zaman geçirmek için bir şey istiyorlar.

Chris Bronke, Chicago Downers Grove banliyösünde bir lise İngilizce öğretmeni, bana benzer bir şey söyledi. Bu okul yılında birinci sınıf öğrencileri için ev ödevlerini kaldırmış ve şimdi öğrencilerin ders süresince çoğunlukla kendi başlarına ya da küçük gruplar halinde çalışmalarına izin veriyormuş. Her gün ne çalışacaklarına genellikler kendileri karar veriyorlarmış ve Bronke öğrencilerin zamanlarını yönetmesine hayran kalmış.

Aslında, bazıları ya özellikle ilgili oldukları için, ya okul dışında biraz daha derin düşünmeyi tercih ettikleri için veya bir sonraki güne, diyelim ki, biyoloji sınavına hazırlanmaya ihtiyaç duydukları için ev ödevleri için isteyerek zaman harcıyorlar. “Eğitimin öğrencilere gerçekte ne deneyim ne de uygulama sağlayabileceği zamanları hakkında anlamlı karar verme işini yapabiliyorlar,” diyor Bronke.

Ödeve boğulmuş olanlar tarafından sunulan tipik bir reçete daha az ev ödevi verilmesidir-fazlasını çıkartmak için. Ama belki de, çoğu sınıf için, daha kullanışlı bir yaklaşım öğretmenler ve öğrenciler sınıftaki öğrenmeyi ilerletmenin gerçekten gerekli olduğuna inandıkları zaman ev ödevi oluşturmak olacaktır-hiçbir şey olmadan başlamak ve gerekli oldukça ekleme yapmak.
Kaynak : https://www.theatlantic.com/education/archive/2019/03/homework-research-how-much/585889/?utm_source=pocket&utm_medium=email&utm_campaign=pockethits

İngilizce Aslından Çeviren : Nazan Yıldırım

Çocukların Yanlış Cevaplara Odaklanarak Öğrenmesine Yardım Edin

Bir Amerikan sınıfındaki tipik bir ders şöyle görünüyor olabilir:

Öğretmen sorar, “Dünya’nın atmosferinde en yaygın bulunan gaz nedir?” Çocuklar ellerini kaldırırlar.

“Oksijen?”

“Hayır.”

“Karbon?”

“Hayır.”

“Hidrojen?”

“Hayır?”

“Nitrojen?”

“Evet!” Ve sonra öğretmen ‘ol N2 elementinin özellikleri hakkında bir derse başlayacaktır.

Ancak doğru cevabı elde etmek için verilen savaşta, mükemmeliyetçi beyinlerimizin tanıdığı ve sevdiği, herkesin kalp atış hızının normale dönebileceği rahat yerde, öğrenme için önemli bir fırsatı kaçırıyoruz. Kaliforniya Üniversite’si, Berkeley, Greater Good Science Merkezi’nden Amy L. Eva öğrencilerin öğrenmelerine yardım etmek amacıyla hatalara odaklanmak, hatalara ciddi bir şekilde çalışmak, için zorlayıcı bir çalışma yapar. Birden fazla çalışmada, yanlış bir cevap verirken kendimize daha fazla güvendiğimiz ve düzeltildikten sonra doğru cevabı hatırlama ihtimalimizin daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Her şey birbirine daha iyi bağlanır. Ve bütün öğrenme süreci, “anlama” veya “anlamama” kaygısıyla dolu olmak yerine üretken ve hatta değerli bir süreç haline gelir.

Ama yine de Amerikalılar hata yapmaktan hiç hoşlanmıyor gibi görünür. Psikolog Harold Stevenson ve James Stigler tarafından yürütülen ünlü bir çalışmada Asyalı ve Amerikalı öğrenciler arasındaki farklara bakıldı. Araştırmanın bulguları, Mistakes Were Made (But Not By Me) isimli kitapta Carol Tavris ve Elliot Aronson tarafından şöyle açıklandı:

Beşinci sınıflar karşılaştırıldığında, Japonya’daki en düşük puanlara sahip sınıf Amerika’daki en yüksek puanlara sahip sınıfı geçmişti. Bunun sebebini bulmak için Stevenson ve Stigler bir sonraki on yıl boyunca ABD, Çin ve Japonya’daki ilkokul sınıflarını karşılaştırdılar. Aydınlanmayı Japon bir oğlan çocuğunun siyah tahtaya üç boyutlu küp çizme ödeviyle mücadelesini izlerken yaşadılar. Stevenson ve Stigler giderek daha endişeli hale gelirken ve çocuk için utanırken o, bu mücadeleyi kırk beş dakika boyunca, tekrar tekrar hatalar yaparak, sürdürdü. Oysa çocuğun kendisi hiç utanmamıştı ve Amerikalı gözlemciler neden ondan daha kötü hissettiklerini merak ettiler. “Bizim kültürümüzde hata yapmak psikolojik olarak çok pahalıya mal oluyor,” dedi Stigler, “Japonya’da ise, öyle görünmüyor. Japonya’da hatalar, yanlışlar, kafa karışıklığı, hepsi öğrenme sürecinin doğal bir parçası. (Çocuk nihayetinde, sınıf arkadaşlarının şerefine, problemde ustalaştı.)”

Öğretmenlerin nasıl tepki vereceği ile ilgili yapılacak çok şey olabilir. Eva, kendi derslerinde Amerikalı öğretmenlerin ağırlıklı olarak hataları görmezden geldiklerini ve doğru cevaplarından dolayı öğrencileri övdüklerini işaret ederek aynı çalışma hakkında yazıyor. (Belki de bu, daha önce bulunduğunuz her sınıfa benziyor?) Japonya’da ise öğretmenler çocukları nadiren överler–bunun yerine “hem doğru hem de yanlış çözümler için çeşitli gidiş yolları” keşfederler. Yanlış cevaplar için sesli ikaz düdükleri, doğru cevaplar için de konfetiler yoktur. Hepsi büyük, uzun, karmaşık öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Ebeveynlerin ve öğretmenlerin, çocuklara yanlış cevaplar hakkında düşünmeleri için yardım etmelerinin bir yolu bir materyali gerçekte öğrenmeden önce onun hakkında tahminler yapmalarını sağlamaktır. Scientific American, çalışma kitapları için şu harika öneriyi veriyor: Bir bölümü okumadan önce kitabın arkasındaki soruları cevaplamaya çalışın. (Ya da bölüm başlıklarını sorulara dönüştürün–”Eğer başlık Pavlovian Koşullandırma ise kendinize şunu sorun: Pavlovian Koşullandırma nedir?) Evet, muhtemelen yanılacaksınız, ancak bu eylem, materyali okumaya başladığınızda öğrenmenin gerçekleşmesi için beyninizi harekete geçirir. (Çözecek hiçbir testiniz yoksa ve eğer bir şeyi gerçekten öğrenmek istiyorsanız, Google’da aratmadan önce cevabı tahmin etmeye çalışın.)

Bir ebeveyn olarak, hatalara karşı sağlıklı tepkiler vererek model olmak da önemlidir. Eva’nın kızı yeni yürümeye başlamış bir çocukken yemek zamanı boyunca önüne sürekli süt dökerdi ve o şöyle derdi “Oops, ah, peki önemli değil, hadi temizleyelim!” Çocuklara hataların hayatın bir parçası olduğunu ne kadar erken öğretirsek muhteşem bir şeye giden istikameti keşfetmeleri için o kadar çok alana sahip olacaklardır.

Kaynak :
https://offspring.lifehacker.com/help-kids-learn-by-focusing-on-the-wrong-answers-1821882417

Çeviren : Nazan Yıldırım

Finlandiya’da Çocuklar Bilgisayar Bilimini Bilgisayarsız Öğreniyor

Amerikalıların iPad’lerin her sınıfa koyulup koyulmayacağı hakkındaki kaygısı Finlandiyalıların kafasını oldukça karıştırmıştı. Eğer tablet öğrenmeyi geliştirecekse, harika. Eğer geliştirmeyecekse, geç onu. Yoluna devam et. Her şey yel değirmenlerine karşı savaşmak gibi zaten.

Bu, Finlandiya 100 yaşına girdiğinde diplomatların ve uzmanların ülkenin eğitim başarılarını kutlamak için Washington’daki Finlandiya Büyükelçiliği’nde geçen sabah toplanıp yaptıkları konuşmanın ana fikriydi. Ve Amerikalılar not almak için oradaydılar. (Evet, Finlandiya’dan – yine.)

Kodlama ve programlama şimdi İskandinav ülkesindeki müfredatın bir parçası ve çocukların küçük yaşlarda uğraştıkları konular. Fakat kodlamanın izole edilmiş bir beceri olarak öğrenildiği Birleşik Devletlerin bazı kısımlarının aksine, Fin çocuklara kodlama ve programlamayı birçok konu için keşfedilecek ve yararlanılacak araçlar olarak düşünmeleri öğretilir.

Bu düşünce yapısı birkaç şeyi başarmayı hedefler: kodlama ve programlamayı çeşitli ilgi alanlarına sahip çocuklar için erişilebilir hale getirmek ve öğrencilere teknolojinin nasıl çalıştığını anlamanın neden kendi hayatlarıyla alakalı olduğunu onun kullanımını birçok aktivite ile ilişkilendirerek göstermek.

Linda Liukas, teknolojiyi hem eğitmenler hem de öğrenciler için daha az gizemli yapmak için Finlandiya’daki öğretmenlerle (ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk birkaç uygulayıcı) birlikte çalışan Finli bir programcı, yazar ve illüstratördür. Çok küçük çocuklara bile farkında olmadan çeşitli okul ortamlarında programlamanın temellerinde başından sonuna kadar rehberlik edebilecek Ruby isimli garip fikirleri olan bir karakter yaratmıştır (ve bir dizi Hello Ruby kitabı kaleme almıştır). Eğer çocuklar beden eğitimi dersindeyse, öğrenciler favori bir melodi uygulayarak ve bir dizi dans basamağını tekrarlayarak bir döngü kavramını (esasen bir dizilimi) uygulayabilirler. Alkış, alkış, ayağını yere vur, ayağını yere vur, zıpla! Sınıf, dizilime diğer ayrıntıları ekleyerek–örneğin, öğrencilerin gözlerini kapatması–veya onu değiştirerek farklı döngü türlerini öğrenebilir.

Sanat dersinde, çocuklar döngüleri örgü örerek öğrenebilirler, ki bu nihayetinde bazen çeşitlenen bazen de aynı kalan bir dizi ilmektir. Hikayelerle büyülenen çocuklara, spesifik sonuçların belirli bir düzendeki belirli yönergeleri gerektirdiği temel fikri hikaye anlatımı yoluyla öğretilebilir. Ruby hikayelerinin birinde, Ruby’nin babası kızıl saçlı çocuğa giyinmesini söyler. Bu yüzden Ruby–kıyafetlerini pijamalarının üzerine–giyinir. Babası sadece pijamalarını çıkartması ve temiz günlük kıyafetlerini giyinmesini belirttiğinde istediği sonucu elde eder: uygun bir şekilde giyinip kuşanmış Ruby yeni güne hazır.

Basitçe söylemek gerekirse çocukların bir iPhone’da sezgileriyle gezinebilmeleri mümkün gibi göründüğü için Liukas, onların zaten teknoloji meraklısı olduğu fikrine geri dönüyor. Özellikle Amerikalı bilgisayar profesörü Mark Guzdial’dan şu alıntıyı çok seviyor:

Biz öğrencilerin bir bilgisayarın neler yapabileceğini, bir insanın neler yapabileceğini ve bu ikisinin neden farklı olduğunu anlamalarını isteriz. Bilgisayarı anlamak kavramsal bir makinenin güçlü bir zihinsel modeline sahip olmaktır.

Başka bir deyişle, bir şeyi nasıl kullanacağınızı bilmek, nasıl çalıştığını anlamakla aynı şey değildir. Ve programlama çok farklı şekillerde öğretilebileceği için, Liukas, çocuklar için işbirliği nasıl yapılır, hikaye nasıl anlatılır ve kreatif bir şekilde nasıl düşünülür gibi birçok ilgili beceriyi öğrenmek için bir fırsat olabileceğini söyler.

Elçilik etkinliğinde yapılan sunumda Liukas, “Bu açıkça öğretmenlerden çok şey talep ediyor” dedi. Bu, disiplinler arasına kodlama ve programlama dersleri eklemenin temelleri anlamak için her türlü eğitimciyi, fen öğretmeninden sanat öğretmenine, gerektirmesi anlamında doğrudur. Ancak, aynı zamanda Finlandiya’da yönetilebilir bir zorluktur çünkü öğretmenler, nasıl ve ne öğrettikleri konusunda Amerikalı öğretmenlerden daha fazla özerkliğe sahiptir ve standart testlerde öğrencilerin puanlamalarına göre sürekli değerlendirilmezler.

Burası Finlandiya’yı ABD’yle karşılaştırmanın adil olmadığı çünkü Finlandiya’nın daha küçük, daha homojen ve daha eşitlikçi olduğu iddiasının işe dahil olduğu yerdir. Ancak Columbia Üniversitesi’nden bir profesör olan ve ABD’deki eğitimi özelleştirmeye yönelik bir kitabın yazarı olan Samuel Abrams bu rivayete karşı çıkıyor. Büyükelçilikte araştırmasını ana hatlarıyla anlatan Abrams, Finlandiya’nın uluslararası eğitim sınavlarındaki yüksek puanlarını, ABD’den nispeten daha homojen ve eşitlikçi olan benzer boyuttaki diğer İskandinav ülkeleri tarafından ortaya koyulanlarla karşılaştırdı. Bu ülkeler – İsveç, Danimarka ve Norveç – Finlandiya’dan daha düşük ve daha çok Amerika’yla aynı seviyede puanlar alıyorlar.

Finlandiya, Abrams’ın savunduğu kadarıyla, eğitimi bir ulus inşa etme biçimi ve ekonomik kalkınma olarak görür, çünkü öyle görmek zorundadır. Norveç’in petrolü, İsveç’in madenleri ve Danimarka’nın bankacılığı varken, Finlandiya da vatandaşlarının beyinlerine sahiptir. Ve Finlandiya bugün eğitim alanında bir öncü olarak kabul ediliyor ancak bu her zaman böyle değildi. Ülke, II. Dünya Savaşı tarafından çok sert bir şekilde vuruldu ve toparlanmak için 1970’lerde bir dizi reform uygulayarak kısmen eğitim sistemini desteklemeye odaklandı. 1979’da öğretmenlerin yüksek lisans derecesi alması gerekiyordu. Günümüzde, sınıf boyutları küçüktür, öğretmenlere diğer disiplinleri inceleyen üniversite sınıf arkadaşlarına kıyasla iyi para ödenir ve ülke yalnızca ihtiyaç duyduğu kadar öğretmen eğitim alanı açar, yani öğretmenlik yapmak isteyenlerin yüzde 10’undan azı kabul edilir. En önemlisi, öğretmenler, Abrams’ın söylemiyle, “sahnede bir bilge olmaktan ziyade çocukların yanında bir rehber” olmak üzere eğitim alırlar.

Ve Finlandiya’daki öğretmenlerin tipik olarak Amerikalı öğretmenlerin karşılaştıkları aşırı yoksulluk gibi konularla boğuşmadıkları ve Finlandiya’daki öğretmenlerin ve halk eğitim sisteminin genel olarak topluluklarından daha fazla saygı gördükleri doğrudur. Ayrıca, Birleşik Devletlerin kendi eğitim sistemini geliştirmek ve bu konuda saygı göstermek için adımlar atabileceği de bir gerçektir. Abrams her yıl yapılan sınavların sona ermesini ve sınav gerekli olduğunda “örneklemeye” doğru bir geçiş görmek istiyor. Abrams umursamaz bir alaycılıkla ifade etti doktorlar, bir hasta üzerinde test yapmak istediklerinde, kanın her bir parçasını çıkarmazlar. Ayrıca öğretmenlere daha fazla ödeme yapılması gerektiğini (bunun iş hacmi ve kaliteye yardımcı olacağını iddia ediyor) ve öğretmenlerin ne öğretecekleri hakkında daha fazla söz sahibi olmaları gerektiğini düşünüyor. Mesele elbette politik iradedir. Fakat Abrams’ın ABD’nin bir şekilde öğrencilerini daha iyi bir şekilde eğitmek konusunda yetersiz olduğu fikrine karşı sabrı çok az.

Teknoloji konusuna gelince, Finlandiya yaklaşımının ne kadar iyi çalıştığını değerlendirmek zor. Bilgisayar bilimi uluslararası sınavların kapsamında değildir ve müfredata nispeten yakın bir zamanda eklenmiştir.  Ancak Liukas ve diğerleri Linux ve Nokia gibi Fin icatlarının önemini, geleceğin teknolojiye dayalı ekonomisini yönlendirecek inovasyon ve girişimciliğin kıvılcımları olan ülkenin eğitim sisteminin bir kanıtı olarak gösteriyor. Ve Birleşik Devletler, apaçık, Finlandiya’dan, bir takım zorluklarla birlikte, farklı bir canavar olsa da Liukas’ın tanıştığı çocuklara söylediği gibi “Dünyanın en büyük sorunları bile birbirlerine yapışmış küçük sorunlardan ibarettir.”

Kaynak ; https://www.theatlantic.com/education/archive/2017/02/teaching-computer-science-without-computers/517548/

Çeviren Nazan Yıldırım

Bebeklerin beyinleri aynı anda birden fazla dili öğrenmek için donanımlıdır

Bir yabancı dil öğrenmeye çalışan her yetişkin, bunun ne kadar zor ve kafa karıştırıcı olduğunu bilir. İki dilli bir evde yetişen üç yaşındaki bir çocuk, İngilizce cümlelerine İspanyolca kelimeler eklediğinde, halk arasındaki yaygın inanışa göre iki dili karıştırmakta olduğu düşünülmektedir.

Araştırmalar bu düşüncenin doğru olmadığını göstermektedir.

Aslında erken çocukluk, ikinci bir dil öğrenmek için en iyi zamandır. Yetişkinler genelde ikinci dil öğrenirken nadiren ana dil seviyesinde akıcılık kazanırlar, fakat doğumdan iki dili öğrenen çocuklar genellikle her ikisinin de ana dil konuşmacıları haline gelir.

Burada sorulması gereken asıl soru şudur; bebekler için iki dili aynı anda öğrenmek kafa karıştırıcı mıdır?

Bebekler ne zaman dil öğrenirler?

Araştırmalar, bebeklerin daha doğmadan önce dil seslerini öğrenmeye başladığını göstermektedir. Bir annenin sesi, doğmamış bir bebeğin rahimde duyduğu en belirgin seslerden biridir. Bir bebek doğduğunda, annesinin kullandığı dil ile başka bir dil arasındaki farkı ayırt etmekle kalmaz, aynı zamanda dilleri ayırt etme yeteneğini de gösterebilir.

Dil öğrenimi, seslerin işlenmesine bağlıdır. Bütün dünyanın dilleri bir araya getirildiğinde yaklaşık 800 kadar ses oluşturur. Her dilde, bir dili diğerinden ayıran yaklaşık 40 ses ya da “sesbirim” kullanılmaktadır.

Doğumda, bebek beyninin alışılmadık bir yeteneği vardır: 800 farklı ses arasındaki farkı söyleyebilmektedir. Bu, bebeklerin bu aşamada maruz kaldıkları herhangi bir dili öğrenebileceği anlamına gelmektedir. Bebekler, hangi sesi daha fazla işittiklerini yavaş yavaş anlamaktadırlar.

6 ile 12 ay arasında, tek dilin konuşulduğu evlerde yetişen bebekler ana dildeki ses alt grubunda daha da uzmanlaşmaktadır. Bir başka deyişle, “anadil uzmanı” olmaktadırlar. 1 yaşına geldiklerinde, tek dilli bebekler, yabancı dil sesleri arasındaki farkları anlama becerilerini kaybetmeye başlamaktadırlar.

Bebeğin beyninin incelenmesi

Ya doğumdan iki dili birden duyan bebekler? Bebek beyni iki dilde uzmanlaşabilir mi? Eğer öyleyse, bu sürecin tek bir dilde uzmanlaşmaktan farkı nedir?

Bebek beyninin bir dile karşı iki dili nasıl öğrendiğini bilmek, konuşmayı öğrenirken ortaya çıkan gelişimsel dönüm noktalarını anlamak için önemlidir. Örneğin, iki dil konuşabilen çocukların aileleri, neyin tipik veya beklenmedik olduğunu ya da çocuğun tek bir dili öğrenen çocuklardan nasıl farklılaşacaklarını merak etmektedir.

Birlikte çalıştığım araştırmacılarla kısa süre önce, tek dilli (yalnızca İngilizce) ve iki dilli (İspanyolca-İngilizce) evlerden gelen 11 aylık bebeklerin duydukları dil seslerinin beyinlerindeki işlem sürecini inceledik. Manyetoensefalografi (MEG) adı verilen, bebekler İspanyolca ve İngilizce heceleri dinlerken beynin etkinliğini ve zamanlamasını kesin olarak saptayan, tamamen girişimsel olmayan bir teknoloji kullandık.

Tek dilli ve iki dilli evlerde yetiştirilen bebekler arasında bazı temel farklar bulduk.

11 aylıkken birçok bebeğin ilk kelimelerini söylemeye başlamasından hemen önce beyin kayıtları şu sonuçları ortaya çıkarmıştır:

  • Tek dilli, sadece İngilizcenin konuşulduğu evlerden gelen bebekler, yabancı bir dil olan İspanyolca sesleri değil, İngilizce seslerini işlemek için uzmanlaşmıştır.
  • İki dilli, İspanyolca ve İngilizcenin birlikte konuşulduğu evlerden gelen bebekler, her iki dilin de, yani İspanyolca ve İngilizcenin seslerini işlemek için uzmanlaşmıştır.

Bulgularımız, bebeklerin beyninin, bakıcılarından duydukları dil veya dillere göre kendilerini ayarladıklarını göstermektedir. Tek dilli bir beyin, sadece bir dilin seslerine göre kendini ayarlamakta ve iki dilli beyin, kendini iki dilin seslerine de ayarlamaktadır. 11 aylıkken bebek beynindeki faaliyet, maruz kaldıkları dili veya dilleri yansıtmaktadır.

2 dil birden öğrenmek iyi midir?

Bunun önemli sonuçları vardır. Tek dil ve iki dilli çocukların ebeveynleri, çocuklarının ilk kelimelerini söylemesine heveslidir. Bu, bebeğin ne düşündüğüyle ilgili daha fazla bilgi edinebilmek için heyecanlı bir zamandır. Bununla birlikte, özellikle de iki dilli ebeveynler için ortak bir endişe, çocuğun yeterince hızlı öğrenmemesidir.

Araştırmamızda, iki dilli bebeklerin, tek dilli bebekler gibi İngilizce seslerine eşit derecede güçlü bir beyin tepkisi gösterdiğini bulduk. Bu, iki dilli bebeklerin tek dilli bebeklerle aynı oranda İngilizce öğreniyor olduklarını göstermektedir.

Ayrıca, iki dilli çocukların ebeveynleri, çocuklarının bir dil öğrenerek yetişen çocuklar kadar kelime bilmeyeceğini de düşünmektedir.

Bir dereceye kadar bu endişe geçerlidir. İki dilli bebekler zamanlarını iki dil arasında bölmekte ve bu nedenle her bir dilde ortalama daha az kelime duymaktadır. Ancak, çalışmalar her iki dil de göz önünde alındığında iki dilli çocukların geride kalmadıklarını göstermektedir.

Her iki dil de birleştirildiğinde, iki dilli çocukların kelime öbeklerinin tek dilli çocuklarınkine eşit ya da onlardan daha büyük olduğu bulunmuştur.

Bir diğer endişe, iki dilli olmanın kafa karışıklığına neden olacağı düşüncesidir. Bu endişenin bir kısmı, iki dil konuşabilen bireylerin her iki dili de birleştirdikleri konuşma davranışı olan “dil değiştirme (iki dili konuşabilen insanların konuşurken farkında olmadan diller arası geçiş yapması)” nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Örneğin, İngilizce, İspanyolca ve Slovakça konuşan dört yaşındaki oğlum, İspanyolca ve İngilizce kelimelerin sonunda Slovakça çekim eklerini kullanmaya kadar gidiyor. Araştırmalar, iki dilli çocukların, çevrelerindeki iki dilli yetişkinlerin de bunu yapması nedeniyle dil geçişi yaptığını göstermektedir. İki dilli yetişkinlerde ve çocuklardaki dil değişimi gelişigüzel değil kurallara göre olmaktadır.

Tek dilli çocukların aksine, iki dilli çocukların bir dilde uygun kelimeyi çabucak bulamaması durumunda kolayca bir kelimeyi ödünç alabileceği başka bir dil bulunmaktadır. İki yaşındaki çocuklar bile kendi dillerini karşısındaki tarafından kullanılan dile uyacak şekilde düzenlemektedir.

Araştırmacılar, dil geçişinin iki dilli bir çocuğun normal dil gelişiminin bir parçası olduğunu belirtmektedir. Bu, onları fazladan bilişsel cesaret veren “iki dil avantajı” sağlamaktadır.

İki dilli çocuklar avantajlıdır

Dünyanın dört bir yanındaki küçük çocuklar aynı anda iki dil öğrenebilmektedir. Aslında, dünyanın birçok yerinde, iki dilli olmanın bir istisna değil kaide olması gerekmektedir.

İki dil arasındaki dil geçişlerinde sürekli olarak dikkate ihtiyaç duyulmasının çeşitli bilişsel avantajları olduğu son dönemlerde daha iyi anlaşılmaktadır. Araştırmalar, iki dilli yetişkinlerin ve çocukların beyinlerinin daha iyi yürütme işlevi gösterdiğini, yani dikkati değiştirip görevler arasında geçiş yapabildiklerini ve sorunları daha kolay çözdüklerini bulmuştur. Ayrıca, iki dil bilen bireylerin artan meta-dilbilimsel becerilere (kendi başına dil üzerinde düşünme ve bunların nasıl çalıştığını anlama becerisi) sahip olduğu bulunmuştur. İki dilli olmanın üçüncü bir dili öğrenmeyi kolaylaştırdığına dair kanıtlar vardır. Dahası, ikili dil deneyiminin, yaşlanmayla birlikte gelen bilişsel düşüşe ve Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etkileri olduğu düşünülmektedir.

Çocuğunuzun birden fazla dili bilmesini istiyorsanız, erken yaşta, hatta ilk dilini konuşmaya başlamadan önce başlamak en iyisidir. Çocuğunuzun kafası karışmayacaktır; aksine iki dil bilmek diğer kavrama biçimlerinde de bir artış sağlayabilmektedir.

kaynak : https://qz.com/666364/babies-brains-are-wired-to-learn-multiple-languages-at-once/

çeviren : Başak Bilgin

Güncel

Son günlerde toplumumuzun sıkça konuştuğu bir konu : çocuk cinsel istismarı ve pedofili. Bu iki kavram , her zaman konuşulması ve üzerine düşünülüp çözüm üretilmesi gereken konular. Hepimizi çok yakından ilgilendiren bu konu hakkında Türkiye Psikiyatri Derneği bilgilendirme amaçlı ayrıntılı bir rapor yayınladı. Bilgilendikçe ve işlenen her türlü suça sessiz kalmadıkça daha sağlıklı ve huzurlu bir toplumda yaşayabileceğimizi biliyor, bu ayrıntılı raporu okumanızı öneriyoruz ;

http://www.psikiyatri.org.tr/uploadFiles/219201618057-CocukCinsel_istismar_bilgilendirme_dosyasi.pdf

 

Ebeveynler Çocuklarını Gizlice Gözetlememeli

 

Çocukların özel hayatını ihlal etmeyi kolaylaştıran uygulamalar, durdurulmuş gelişmeye sebep olmaktadır.

 

KIRSTEN WEIR, 14 NİSAN 2016

                Washington, Spokane yakınlarında yaşayan bir muhasebeci olan Mandie Snyder, son iki yıldır kızını “gözetliyor”. mSspy olarak bilinen kullanışlı bir teknoloji aracıyla Snyder, 13 yaşındaki kızının mesajlarını, fotoğraflarını, videolarını, indirdiği uygulamaları ve tarayıcı geçmişini inceleyebiliyor.

Bunun için hiçbir şekilde özür dilemiyor. Geçen yaz kızının, erkek arkadaşına cinsel birliktelik planları için mesaj attığını keşfettiğinde son anda müdahale edebildiğini söyledi. Snyder, “Ben kızımın yaşındayken çok daha saftım. Bugünün dünyasında sosyal olarak etkileşim kurmanın çok fazla yolu olduğunu ve sebebinin bu olduğunu biliyorum” diyerek ekledi. “Bir gencin ebeveyni olarak, bu teknoloji çağı beni korkutuyor.”

Ancak teknoloji, gençlerin başlarını belaya sokması için korkunç yeni yollar sunarken, ebeveynlere de çocuklarının her hareketini izlemek için yeni yollar önermektedir.

ANNEM VE BABAM BENİ İZLİYOR: Bazı çocuk psikologları, çocukları sosyal medya sitelerinde, mSpy gibi uygulamalarla gizlice takip etmenin özel hayat ihlali olduğunu ve çocuğa zarar verdiğini söylemektedirler.

Anne-babalar; mSpy, Teen Safe, Family Tracker ve benzerleri gibi izleme teknolojileriyle çocuklarının aramalarını, mesajlarını, sohbetlerini ve sosyal medya paylaşımlarını izleyebilmektedir. Bir çocuğun (ve telefonunun) seyahat ettiği her konumun haritalarını görüntüleyebilmektedir. Örneğin, Mama Bear adlı bir uygulama, çocukları arabada çok hızlı seyahat ederse, ebeveynlere uyarı göndermektedir.

Ancak koruma ile takıntı arasında ince bir çizgi vardır. Yeni dijital gözetleme araçları, ebeveynleri bir ikileme sokmaktadır. Ergenlik, çocukların kendi kimliklerini geliştirebilmek için gizliliğe ve bireysel alana ihtiyaç duydukları kritik bir zamandır. Çocuklarının hareketlerini izlemek ebeveynler için dayanılmaz olabilir. Ancak, çocuklarının kişisel hayatlarının karanlık köşelerine sızmak anne-babalara cazip ve de çekici gelmesi, gözetleme işleminin iyi olmaktansa zarar verici olduğuna dair bir kanıt olabilir.

Geleceği göz önünde bulundurarak, ebeveynliğin amacı sağlıklı ve kendine yeten bir birey yetiştirmektir. Oberlin Kolejinde gelişimsel bir psikolog olan Nancy Darling, “Sağlıklı özerklik geliştirme süreci çocuklar sizden kaçabildiği anda başlıyor” demektedir. “Ebeveynlik konusunda zor olan şey, çocuğun bağımsızlık isteğini kendi güvenlik endişelerimiz ile dengelemektir” diyerek eklemektedir.

Özel hayatın gizliliği, kendi kendine yeterliliği geliştirmenin önemli bir parçasıdır. Hong Kong Çin Üniversitesi’nde ergen gelişimi üzerine çalışan bir sosyal psikolog olan Skyler Hawk, “Mahremiyeti deneyimleme becerisi, muhtemelen kültürün ötesine geçen temel bir insani ihtiyaçtır” demektedir. Ergenlik döneminde, çocukların beyinleri, bedenleri ve sosyal hayatları hızla değişmektedir. Hawk ayrıca, kimlikleri ve kendilerini ifade ederek tecrübe ettiklerinde, bunu anlayabilmek için biraz alana ihtiyaç duyduklarını söylemektedir.

İndianapolis’te Indiana Üniversitesi-Purdue Üniversitesi’nde iletişim çalışmaları profesörü ve İletişim Gizlilik Yönetimi Merkezi yöneticisi olan Sandra Petronio, gizliliğin ergenler için sadece önemli olmadığını söylemektedir. Aynı zamanda onların görevi olduğunu “Bir ergenin temel işi birey olmak, ebeveyn tarafından kontrol edilmekten uzak durmaktır. Bunu başarabilmelerinin çok net bir yolu vardır, bu da özel alan talep etmeleridir “diyerek ifade etmektedir.

Petronio, çocukların gizliliğine müdahale etmenin ebeveyn-çocuk ilişkisine zarar verdiğine dair önemli kanıtlar bulunduğunu belirtmektedir. “Ebeveynler çocuklarını gizlice gözetlediklerinde güvensizlik gösterirler” demektedir. “Kontrol etmek için bu istek, gerçekten ilişkiye zarar veriyor” şeklinde eklemektedir.

Bir ebeveynin gözetleme arzusu, çocuklarını güvende tutmaktansa kendi endişesini azaltmaya yönelik istekle daha fazla alakalı olabilir.

         Hawk, gizlice casusluk yapmanın uzun süre gizli kalmayacağını da sözlerine eklemektedir. Birçok çocuk teknoloji konusunda ebeveynlerinden daha bilgilidir. Çocukların bu izleme uygulamalarını keşfedip, sistemi nasıl çökerteceklerini kısa sürede çözme olasılığı yüksektir. Örneğin, sınıflarından çıktıkları sırada konumlarını izleyen telefonlarını dolaplarına bırakabilir veya ikinci bir (gizli) Instagram hesabı kurabilirmektedirler.

Çocukların anne-babalarına güvenebileceklerini hissetmediklerinde daha da gizli davranmaları hiç de şaşırtıcı bir durum değildir. Hawk, bu etkiyi, bireycilik ve özerklik hakkındaki duyguların Birleşik Devletlerdekilere benzediği Hollanda’daki üçüncü sınıf öğrencilerinin bir örneğinde görmüştür. Araştırmacılar, çocuklara ebeveynlerinin gizliliklerine saygı duyup duymadıklarını sormuş, bir yıl sonra, meraklı ailelerin çocuklarının daha gizli davranışlar sergilediğini ve ailelerinin, diğer ebeveynlere kıyasla çocuklarının neler yaptıkları, arkadaşları ve nerede oldukları hakkında daha az bilgi sahibi olduklarını söylemiştir.

Hawk, “Zaman içinde çocukların özel hayatı ihlal edildikçe gizliliğe daha da yöneldiklerini gözlemleyebiliriz” demektedir. “Ebeveynler çok fazla müdahaleci davranırlarsa, sonuçları kendi aleylerine olacaktır” diyerek eklemektedir.

Bir çocuğun yeterli kişisel alanı olmadığında, kötüye giden tek şey ebeveyn-çocuk ilişkisi değildir. Çocukların gizlilikleri işgal edildiğinde, uzmanların “içselleştirme” olarak adlandırdıkları anksiyete, depresyon ve içine kapanma gibi akıl sağlığıyla ilgili problemlerin olduğu davranışlar ortaya çıkabilmektedir. Temple Üniversitesi’nde psikoloji profesörü ve ‘Fırsat Çağı: Ergenliğin Yeni Biliminden Dersler’ kitabının yazarı Laurence Steinberg, “Aşırı müdahaleci ebeveynlerle büyüyen çocukların, bağımsız çalışabilme yeteneklerine olan güvenlerini kısmen zayıflattığından zihinsel sağlık sorunlarına duyarlı olduklarını gösteren birçok araştırma vardır” demektedir.

Ebeveynler çocuklarına kendi kararlarını verebilmeleri için mahremiyet sağlamazlarsa, çocuklar bu kararlardan bir şeyler öğrenme şansına sahip olamazlar. Rochester Üniversitesi’nde ergen-ebeveyn ilişkilerini araştıran bir psikoloji profesörü olan Judith Smetana, ailelerin çocuklarına rehberlik etmek ve onları korumak gibi bir yükümlülüğü olduğunu, ama ergenliğin sınırları test etme zamanı olduğunu söylemektedir.

Alkol tüketimini örnek olarak ele alalım. Smetana “Ergenlikte içki içmeyi deneyen fakat ağır içki alışkanlığı olmayan çocuklar, hiç denemeyenlerden psikolojik olarak daha sağlıklı olma eğilimindedir” demektedir. “Çocukların içki içmesine göz yummak istemiyorum, ama bunun bir tecrübe olduğunu biliyoruz” diyerek eklemektedir. “Ergenliğin doğası budur.”

Ebeveynler özel hayat gizliliğinin öneminin farkında olduklarında bile sınırları belirlemek çok zor bir iştir. Princeton Üniversitesi’nde bir sosyolog ve 2014 yılında çıkan “Parentoloji” kitabının yazarı Dalton Conley, bu sınırın tek bir sosyo-ekonomik tabakada ya da tek bir mahallede bile, her bir aile için farklı göründüğünü söylemektedir. Conley, bir konferansta profesyonel bir meslektaşının genç kızına bir dadı kamerayla casusluk yaptığını öğrendiğinde çok şaşırdığını belirtmiştir. Aynı zamanda, nerede olduğunu ve ne satın aldığını öğrenmek için kendi çocuğunun banka kartının hesap özetlerini kontrol etmekten çekinmediğini öğrendiğini de söylemiştir. “Ebeveyn gözlem teknolojisi çok hızlı gelişti, neyin kabul edilebilir neyin kabul edilemez olduğuna dair bir ilke yok” diyerek eklemiştir.

Ebeveynler çocuklarını gizlice gözetlediklerinde güvensizlik gösterirler. Kontrol etmek için bu istek, gerçekten ilişkiye zarar veriyor.

         Darling de bağımsızlık ve gizlilik arasındaki çizgiyi geçenlerden biridir. Çocuklara sağlıklı bir özerklik geliştirme alanı sağlamak gerektiğini savunduğu kadar, o da çok endişeli bir ebeveyndir. Küçük oğlundan, “iPhone’umu Bul” özelliğini açmasını istemiştir, böylece ona ulaşamama durumunda istediği gibi takip edebilecektir. Büyük oğlu, kolejden bir gece eve gelmediğinde “Kız arkadaşını arayabilmek için cep telefonu kayıtlarına girdim” diye itiraf etmiştir. “Oğlum bu konuda çok sinirlendi, ancak gecenin 3’üydü ve çok endişelenmiştim” diyerek sözlerine eklemiştir.

Darling’e göre çocuklar, ebeveynleri konuşmalarını gizlice dinleyerek ya da mesajlarını okuyarak kişisel meselelerine karıştıklarında özel hayatlarının işgal edildiğini hissetmektedirler. Ancak birçok çocuk, ebeveynlerinin uyuşturucu kullanımı ve çocuklarının okuldan sonra nereye gittiklerini bilmek gibi güvenlik konularında kural koymak gibi meşru otoritesinin bulunduğunun farkındadırlar. Darling “Ebeveynlerin çocuklarının nerede olduğunu bilmeleri gerekir” demektedir.

Ancak güvenlik konularının ne olduğu ve sınırlarının nasıl belirleneceği tam olarak bilinmemektedir. Birçok toplulukta, çocuk olmak için güvenli bir zamandır. FBI verilerine göre, 1993 ile 2011 yılları arasında şiddet suçu oranı yüzde 48 oranında düşmüştür. Çocuk ölüm hızı da azalmaktadır. Aynı zamanda kayıp çocuk rapor kayıtları da düşmektedir.

Yine de bazı uzmanlar, çocukları yakından izlemek için yapılan kültürel baskıların, hiç bu kadar fazla olmadığını belirtmektedir. Çocuklarının okula yalnız başlarına gitmelerine veya parkta onları kollayan biri olmadan oynamalarına izin vermeleri nedeniyle tutuklanan anne ve babaların sayılarının artması buna kanıt oluşturmaktadır.

Birçok uzman, bu değişimin sürekli olarak kaçırma ve tehlikeyle ilgili haber başlıkları sunan modern medya yüzünden olduğunu düşünmektedir. Petronio, “Medya korkuyu arttırdı ve bu korku çocuk, genç ve hatta genç erişkinlerde kısıtlamalar yapılmasına sebep oluyor” demektedir. “Medya, çocukların yeteneklerinin gelişimini zayıflatma potansiyeline sahiptir, oysa gençlerin birer bağımsız yetişkin olması gerekmektedir” şeklinde sözlerine eklemektedir.

Elbette, tehlikeli semtlerde yaşayan çocuklar da vardır. Sıkı ebeveyn gözlemi bu gibi çocuklar için daha faydalıdır. Örneğin, Virginia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmada, orta sınıf mahallelerde “düşük riskte” olduğu belirlenen, annelerinin özerkliklerini ihlal ettiği çocukların ebeveyn ilişkilerinin kötüleştiği ve yaşıtları ile anlaşamadıkları ortaya çıkmıştır. Ancak düşük gelirli, yüksek riskli ailelerde yaşayan çocukların, anneleri daha otoriter olduklarında, onlarla ile daha iyi ilişkiler gösterdikleri ve daha az sorunlu davranışlar sergiledikleri bildirilmiştir.

Ancak birçok toplulukta, bir ebeveynin gözetleme arzusu, çocuklarını güvende tutmaktansa kendi endişesini azaltmaya yönelik istekle daha fazla alakalı olabilmektedir. Petronio “Asıl önemli olan, belirsizlik konusunda az hoşgörü sahibi olduğunuz için, öğrenme ihtiyacınızı karşılamaya çalışırken çocuğunuza daha iyi kararlar vermeyi öğrenmeleri için bir fırsat vermiyorsunuz” demektedir.

Hawk’un araştırması, çocuklarını gizlice gözetleyen anne-babaların, ebeveynlik yeteneklerine daha az güven duyduğu, çocuklarıyla olan ilişkileri ve çocuğun davranışları konusunda daha fazla endişe duyduklarını göstermektedir. “Araştırmama dayanarak söyleyebilirim ki gizlice gözetleme çocuğun olduğu kadar ebeveynin uyumluluğu hakkında bize bilgi vermektedir” diyerek eklemektedir.

Psikologlar, sınırları sağlıklı bir şekilde belirleme konusunda iyi iletişimin önemli olduğunu ve ebeveynleriyle daha fazla paylaşmayı seçen çocukların daha iyi uyum gösterme eğiliminde olduklarını söylemektedir. Hawk, “Sonuçta, çocuğunuzla ilgili neler olduğunu öğrenmenin en iyi yolu onlara neler olduğunu anlatmaktır.” demektedir.

Bazı ebeveynler, çocuklarını gözetlemenin onlarla iletişimlerini artırdığını söylemektedir. Snyder, kızının telefonunda bir izleme uygulaması kullanmanın seks, uyuşturucu, intihar ve arkadaşlar gibi konuları tartışmak için bir başlangıç noktası olduğunu belirtmektedir. Snyder, “Arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları okuduğum için, hayatında neler olup bittiği hakkında anlık konuşmalar yapabiliriz” demektedir. “mSpy’ın yardımı olmadan böyle açık ve saygılı bir ilişkimiz olacağına inanmıyorum” diyerek sözlerine eklemektedir.

Yine de, casus yazılımlarını indiren birçok ebeveynin asıl amacının çocuklarıyla kaliteli görüşmeler yapmak olmadığı söylenebilir. Açıkçası, gizlilik ve kişisel alan, çocukların sağlıklı yetişkinler olmasına yardımcı olmak için önemlidir. Bu mahremiyeti ihlal etmek artık her zamankinden daha kolay olduğu için, ebeveynler bu çizgiyi aştıklarında kendilerine sormaları gereken bazı cevaplanması zor sorular vardır.

kaynak : http://nautil.us/issue/35/boundaries/parents-shouldnt-spy-on-their-kids

çeviren : Başak Bilgin

 

haberler

Geçtiğimiz günlerde tün dünyayı heyecanlandıran önemli bir gelişme haberi duyuldu. Bir Türk genci yeni bir galaksi buldu! Bilim insanı Burçin Mutlu Pakdil ile yapılan bu eğlenceli röportajı okurken siz de heyecanlanacaksınız !

http://www.5harfliler.com/roportaj-burcinin-galaksisi-fizik-aski-karadeliklere-zaafi-hazir/

Dünya’nın keşfedilen en eski melodisi

http://www.kiyimuzik.com/du%CC%88nyamizin-bilinen-en-eski-melodisi/

Ev ödevleri konusunda yapılan etkileyici bir çalışma ; özetle çocuklar evde ödev yapmasın, oyun oynayıp çocukluklarını yaşasınlar ki bu onlar için daha faydalıdır diyor!

http://www.salon.com/2016/03/05/homework_is_wrecking_our_kids_the_research_is_clear_lets_ban_elementary_homework/

Sizce de çok benzemiyor mu ? J

http://www.nolm.us/cope-atilmis-sofbeni-robot-zanneden-kucuk-cocuk/

Bir müzik enstrümanı çalan kişiler ve çalmayan kişiler arasında yapılan, beyin üretkenliği üzerine çalışılmış bir araştırmayı içeren bir makale ;

https://www.theguardian.com/education/2016/oct/24/want-to-train-your-brain-forget-apps-learn-a-musical-instrument

Ebeveynler çocukları için her zaman en iyisini isteyip, en doğrusunu aktarmaya çalışırlar. Bazen ‘en iyisi olmaya’ o kadar kaptırırlar ki, çocuklarına verebilecekleri zararı fark edemezler bile ! Bu durumun çocuklara olan etkileri üzerine Singapur’da yapılmış bir araştırma haberi ;

http://www.egitimpedia.com/arastirma-kontrolcu-ailelerin-cocuklari-mukemmeliyetci-ve-kaygili-oluyor/

Ülkemizin yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Ceyda Torun, ilk uzun metrajlı belgeseli ‘Kedi’ ile pek çok ödül aldı. Belgeseli  izlerken çocuğunuz ile hoş vakit geçirebilir, mahallenin kedilerinin ışıklar söndükten sonra neler yaptıklarını birlikte keşfedebilirsiniz!

http://www.filmloverss.com/ceyda-torun-un-kedi-belgeseli-amerika-nin-en-cok-izlenen-belgesellerinden-birisi-oldu/

Medya ve internet çocuklar için uygun olmayan pek çok görsel içerik barındırıyor ve onların arasından en etkileyici olanları çizgi filmler. Pek çok çizgi film karakteri çocukları şiddete teşvik eden ve zihinsel gelişimlerini olumsuz yönde etkileyecek davranışlarda bulunuyor.

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39404590

 

haberler

Tüm zamanların en etkileyici çocuk kitaplarından biri olan Küçük Prens’in yazarının, kitap için tasarladığı ilk çizimleri;

https://www.brainpickings.org/2014/02/03/exupery-little-prince-morgan-drawings/

Oyuncakların cinsiyeti var mıdır ? kızınız ya da oğlunuz en son aldığınız oyuncağı kendi mi seçmişti ? oyuncak reyonlarında ‘kız çocuk’ ya da ‘erkek çocuk’ yazısı olmasaydı, çocuğunuz o oyuncağı seçer miydi? Bu soruları düşündüren bir çalışma ile iyi seyirler !

https://www.facebook.com/culturacolectivaplus/videos/vb.1381450335205759/1590129667671157/?type=2&theater

Her defasında heyecanla dinlediğimiz masalların en eskisinin oluşumuna dair yeni bi’ keşif ortaya çıktı!

http://kayiprihtim.com/dosya/dunyanin-en-eski-masali-ortaya-cikti/

(HABER)

Boğaziçi Üniversitesi Bebek ve Çocuk Gelişimi Laboratuvarı

Bu yazıda size Boğaziçi Üniversitesi Bebek ve Çocuk Gelişimi Laboratuvarı’ndan bahsetmek istiyorum.

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü bünyesinde kurulmuş olan Bebek ve Çocuk Gelişimi Laboratuvarı’nda (BCL) 0-10 yaş arası bebek ve çocukların sosyal – bilişsel gelişimi üzerine araştırmalar yapılıyor. Bebeklerin ve çocukların zihinsel gelişimlerine ve dünyayı algılayış biçimlerine dair by bilimsel araştırmalarını gönüllü ailelere üzerinden yürütüyor. Bu araştırmalarda bazı metotlar kullanılıyor. 0-10 ay areası bebeklerle ebeveynlerinin kucağında iken çeşitli video kesitleri sunup, bu videodaki kişi ya da olayları ne kadar süreyle izledikleri ölçülüyor. 10-18 ay arası bebeklere işe çeşitli video kesitleri sunup videodaki karakterlerden hangisini tercih edcekleri gözlemleniyor. Çocuklarla yapılan çalışmalarda ise çocukları çeşitli karakterlerle tanıştırıp, onlara bu karakterler hakkında sorular yöneltiliyor.

Yapılan bu araştırmalara siz de çocuğunuz ile katılarak hem bu alandaki bilimsel araştırmalara katkıda bulunabilir, hem de bu araştırmaların nasıl yürütüldüğünü ve alandaki son gelişmeleri öğrenme fırsatı elde edebilirsiniz.

 

Laboratuvar yapılacak tipik bir ziyaret süresi yaklaşık olarak 30-45 dakikadır, süreç şöyle işler:

Karşılama ve katılacağınız çalışma hakkında bilgilendirme (10-15 dk)

Çocuğunuzla yapacağımız bireysel çalışma (10-15 dk)

Çalışmanın ardından bulgularımız hakkında detaylı bilgilendirme (10-15 dk)

Çalışma süresince çocuğunuzun yanında bulunup verdiği tepkileri ve yanıtları gözlemleyebilirsiniz.

Çalışmanın bitiminde çocuğunuza da ufak bir katılım hediyesi veriliyor.

 

Boğaziçi Bebek ve Çocuk Gelişim Laboratuvarı Direktörü Yard. Doç. Dr. Gaye Soley ile laboratuvarın çalışmalarını üzerine yapılmış bir röportajı, laboratuvar hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilmek için buradan inceleyebilirsiniz.

http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/cocuk-gelisimini-oyunla-anlamaya-calisiyoruz

 

Eğer sizde 6-10 ay arası çocuğunuz ile birlikte bu araştırmalara katılmak isterseniz, araştırmalar hakkında bilgi almak için 0 (212 359 6565) numaralı telefonu arayabilir, ya da www.bcl.boun.edu.tr adresinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.

 

Ayrıca güncel araştırmaları www.bcl.boun.edu.tr/?q=tr/guncel-arastirmalarimiz adresinden takip edebilirsiniz.

 

 

Haberler

Malumunuz ülkece zor dönemlerden geçiyoruz. Hassas ve taze duyusal algıları ile herhangi bir durum konuşulmasa bile ilk olarak algılayanlar her zaman çocuklardır. Böyle dönemlerde neler yapılabilir, çocuklara nasıl aktarılabilir sorularına verilmiş yanıtı içeren bir yazı ;

http://www.egitimpedia.com/cocuklarla-teror-saldirilari-hakkinda-konusmak/

18yaşına gelene kadar her birey çocuk olarak adlandırılır. Çocukların, evrensel yasalar ile korunma altına alınmış hakları vardır. Pek çoğumuz haklarımızı bilmeden büyüdük. Haklarımızı bilmeyince, sonrasında da peşlerine düşmez olduk, haklarımızı sorgulamamaya,bilinçsiz bireyler olarak yaşamaya başladık toplumda. Başka çocuklar bizim gibi olmasın diye, haklarını anlatan kısa ve güzel bir çocuk hakları animasyonu. İyi seyirler!

https://www.youtube.com/watch?v=LSQ27dz-5v0

 

Nasıl hayal kurduğumuzu görsele döken güzel bir videoyu sizinle paylaşmak istedik ! J hayal kurmaktan vazgeçmeyelim !

https://www.facebook.com/TEDEducation/videos/1386167934729742/

 

 

 

 

The Ugly Truth of Children's Books

If you have a daughter, you need to see this.

Posted by Rebel Girls on Monday, March 6, 2017

Her çocuk eşit  doğar . Birilerinin diğerlerinden üstün olduğu algısı sonradan kazanılan fikirler sebebiyle doğar. Çocuk edebiyatı ürünlerinde baskın olan erkek karakterler için yapılmış çarpıcı bir çalışma örneği.