Gülçin Feyzioğlu ile Röportaj

Kendi oyuncaklarını kendi tasarlayan ve alana yepyeni bir soluk getirip, kısa sürede pek çok kişinin dikkatini çekmeyi başaran sayın Gülçin Feyzioğlu’na birkaç sorumuz oldu 🙂 El emeğinin güzelliğini ve girişimciliğin önemini bize yeniden hatırlatan Gülçin Teyzemize teşekkür ederiz 🙂

l

Piyasada gördüklerimizden çok daha farklı, el emeği ürünler tasarlayıp, üretiyorsunuz. Biz de bu süreci merak ettik. Nasıl başladı ? Nasıl ilerledi bu fikirler?

Gülizar’ın Oyuncakları marka adım.Bebek ve çocuklara daha renkli ve neşeli bir dünya sunma isteği ile oluştu Gülizar’ın Oyuncakları.

2009 yılı sonları hediye bir oyuncak almak ihtiyacı ile önce oyuncakçı dükkanı aradım.Karşıma çıkanlar ya uzak doğu üretimi, kalitesiz,basmakalıp, kötü boyalı , kısa zamanda bozulacak oyuncaklar ya da lisanslı, her yerde ayni, pahallı oyuncaklar…Gerçekten doğru dürüst oyuncakçı bile yok. AVMlerin oyuncak bölümünün ihtiyacı görmesi bekleniyor. O gün gördüğüm bu eksiklik beni bu günlere getirdi.Annemin terzi olması sebebi ile temel dikiş bilgisine sahiptim. Çocuklarımın önce okul, sonra iş sebebi ile evden ayrılmış olmaları nedeniyle de bolca boş zamanım vardı.Çok sevdiğim yeni bir işim olmuştu.Mesele uygun malzemeleri bulmaya kalmıştı.Uzun zaman araştırma yaptım.İstediğim; olabildiğince sağlıklı malzemelerle ,pozitif enerji veren sevimli bez bebekler ve bez oyuncak hayvanlar dikmekti.Hepsi sevimli, şaşkın bakışlı ve ağız dolusu gülen bebekler ve hayvan oyuncaklar böyle oluştu

Sizin gibi girişimcilere neler önerirsiniz? 

Ben her çocuğun mutlaka bir bez oyuncağının olmasını diliyorum… Aileler çocuklarına el emeğini tanıtmalı, değerini öğretmeli.Buradan yola çıkarsak, bez oyuncak üreticilerinin  daha çok olması gerekir.Çocukları ve dikişi sevenler bu işe el atabilirler.Ancak çokça sabır gerekiyor.Çünkü günümüzde aileler daha çok pahallı, gösterişli veya çok ucuz , hemen bozulan oyuncaklara yöneliyor. El emeği ülkemizde ne yazık ki değerini bulmuyor. Bu işe el atacakların , hedef kitleye ulaşıncaya kadar sabretmelerini öneririm.

Sizi bu sürece neler itti? Biri otuz yaşında diğeri 23 yaşında olan iki oğlunuz var. Onları yetiştirirken fark ettiğiniz eksiklikler sizi etkilemiş olmalı. Çocuk yetiştirirken tecrübe edindiğiniz hangi durumlar sizin bu tasarım sürecinizi besledi?

Çalışan iki çocuklu bir anne olduğum için , kendi çocuklarımı büyütürken bu eksikliği hissetmedim.Yıllar sonra… Ayrıca ben çocuklarımı büyütürken, bu kadar çok uzak doğu istilasında değildik.Plastik de olsa oyuncak bulmak mümkündü. Ne kadar ihtiyaç giderdiğimi bilmiyorum ama doğru bildiğim işi yapıyorum.

Yıllardır makyajlı, ince kadın hatlarına sahip bebeklerin çocukların başta sosyal gelişimleri olmak üzere pek çok alanda zararları dile getiriliyor ama hala böyle bebekler ve oyuncaklar tüketiciler tarafından tercih edilmeye, üretilmeye devam ediyor. Sizin ise bebekleriniz oldukça farklı. Piyasada diğerlerine göre az bulunan ama çok daha sağlıklı bebekler ve oyuncaklar tasarlıyorsunuz. Sizin, diğerlerinin aksine bu oyuncakları üretmeyi tercih etmenizin sebebi ne?

Ben çocukların çocukça yaşamaları gerektiğini düşünüyorum.Çocuklar önce kendileri çocuk gibi olmalı.Çocuklukları bitince zaten yetişkinlikleri ömür boyu sürecek.Onun için anneler önce çocuklarına uygun kıyafetler ve oyuncaklar seçmeli.Kızların görüntüleri ile değil, kendi öz değerleri , akılları , kişilikleri ve oluşturdukları kimlikleri ile var olmayı öğretmeli. Bunun için de çocukça giyimi olan, makyajsız, sevimli, pozitif enerji veren bebekler ve oyuncaklar üretmeyi tercih ediyorum.

 

Diğerleri yerine bu bebekleri tercih eden annelerin yorumları nasıl oluyor? Çocuklardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Benim oyuncaklarımı biraz daha eğitim seviyesi yüksek kesim talep ediyor ve onların çocukları. Ya da bu kesimden yetişkinler kendileri için satın alıyor. Hepsinin el işi olduğunu öğrendiklerinde önce şaşırıyorlar.O kadar çok basmakalıp ürünlere alışılmış ki….Çok şaşırtıcı geliyor el yapımı oyuncak.İlgisini çeken çocuk elinden bırakmak istemiyor zaten .Ama bazılarını da hiç ilgisini çekmiyor.

Engelli bireyleri de yansıtan karakterler tasarlamayı da düşünüyor musunuz? Bundan sonra bizi nasıl tasarımlar, oyuncaklar bekliyor?

Engelli bireyleri yansıtan bebekler yapmayı düşünüyorum.Ne kadar ilgi çeker bilmiyorum.Ama çocuklar hayatın içinde ve hayatın gerçekleri ile yüzleşerek büyütülmelidir.Hayat toz pembe değil sadece, her rengi yaşamak lazım.

Bundan sonra yeni tekniklerle, yeni malzemelerle başka bez bebekler ve oyuncaklar üretmeyi düşünüyorum.Aklım sürekli yeni tasarımlarla  meşgul.

Sağlıklı toplumlar, sağlıklı çocuklar ve yetişkinlerden oluşur. Yarınlar için çocukların hayal dünyalarına ihtiyacımız var.Bu hayal dünyalarını beslemeliyiz.Çünkü oynamayan tay, at olmaz.

Dilerseniz GülizarınOyuncakları sosyal medya hesaplarını takip ederek, daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

 

Gözde Akoğlu

Bahar Ulukan ile Röportaj

Çocuk edebiyatı ve yayın dünyası hakkında, Doğan Egmont Yayınevi’nin değerli editörlerinden , Bahar Ulukan ile röportaj yaptık ! Uzun zamandır edebiyat ile ilgilenen Bahar Hanım, aklımıza takılan sorulara keyifli cevaplar verdi. Keyifli Okumalar !

  • Çocuk edebiyatı sizce nedir?

Çocukluk kavramının Rönesans’ın ardından icat edildiğini düşünecek olursak, çocuk edebiyatını da aslında (yetişkinler tarafından) icat edilmiş bir tür olarak kabul edebiliriz. Çocuk için edebiyat ne anlama gelir? Bence yetişkinler için ne anlama geliyorsa aynısı: Bireyin kendisini tanıma, hayatı ve çevresini sorgulama ve anlamlandırma macerasında sadık bir yol arkadaşıdır edebiyat. Dolayısıyla çocuk edebiyatı da bu yolda daha yeni yürümeye başlamış bireyler, yani çocuklar için, aynı yoldaşlık misyonuyla donanmıştır. Çocuk kitap okurken kendini arar, duygularını tanır, insanları ve toplumsal ilişkileri keşfeder, doğa ve dünya konusunda bilgilenir, sorular sormayı, düşünmeyi öğrenir. Ve en önemlisi hayal kurar. Kitaplar aracılığıyla kendi dünyasının dışında çıkmayı başaran çocuk başka dünyaların hayaline dalar. Çocuk edebiyatı işte bu hayale açılan geniş bir kapıdır bana göre.

Çocuk edebiyatının, onu yetişkin edebiyatından ayıran, kendine has bir yanı da var elbette. Bunu da başta bahsettiğim “icatlara” borçluyuz. Zaman içinde çocuk gelişimi alanında yapılan çalışmaların ve elde edilen bilgi birikiminin, çocuğun psikolojik- zihinsel gelişimlerine karşı hassas bir dil kurmada çocuk edebiyatına değerli bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Artık ölüm, şiddet, hastalık gibi birtakım zorlu konuların çocuklara aktarılış biçimi ve zamanı konusunda daha bilinçliyiz.

Öte yandan, bazen çocuk edebiyatından bahsedilirken sanki “küçük” bir edebiyattan söz edilir gibi oluyor. Bu küçümseme tonundan hoşlanmıyorum, hem de edebiyat hem de çocuklar adına. Halbuki yetişkinler için “yeterince iyi” sayılmayan bir metinden çocukların  zevk alması beklenemez. Bir yetişkinin “sıkıcı”, “saçma” ya da “didaktik” bulduğu bir öykü, çocuk için de en az o kadar sıkıcı, saçma ya da didaktiktir. Bir çocuk kendisi için üretilmiş herhangi bir metni okurken azarlandığını, terbiye edildiğini ya da aptal yerine konduğunu hissederse o metnin şansını kaybettiğini düşünüyorum. Evet, çocuklara zorla birtakım kitapları okutabiliriz belki, ama bu şekilde edebiyatı sevmelerini sağlayamayız. Sağlam bir kurguyu, özgün bir anlatımı, zengin bir içeriği  her okur talep eder, bunda bir yaş sınırı olamaz.  Dolayısıyla iyi edebiyat yetişkinlerin olduğu kadar çocukların da hakkıdır. Bu anlamda çocuk edebiyatı ürünleri iyi edebiyatla donanmış olmakla yükümlüdür.

  • Çocuk edebiyatı ve bu alandaki editörlük sürecinizde sizi motive eden kaynaklar neler oldu? Sizin çocuk edebiyatı algınızı oluşturan, etkilendiğiniz kaynaklar neler?

Annem ilkokul öğretmeni olduğu için çocuk kitaplarıyla dolu bir evde büyüdüm. Okumayı öğrendikten hemen sonra çocuk kitapları hayatımın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Önce evimizdeki, sonra tanıdıklarımızın evlerindeki kitaplıklara dadandım. Sonra da okul ve şehir kütüphanelerine. Benim büyüdüğüm evde kitap değerliydi, hiçbir zaman istediğim kadar çok kitabım olmadığını düşündüğümü, gözümün hep başkalarındaki kitaplarda kaldığını hatırlıyorum. Hatta büyüyünce hiç fiyatına bakmadan istediğim kadar kitap satın alabilmeyi hayal ederdim. Kısmen de olsa bu hayalimi gerçekleştirebildim neyse ki. Ama hâlâ gözüm başkalarının kitaplarındadır, hep merak ederim kim ne okuyor, okuduğunu beğendi mi, neden beğenmedi… Bu da sanırım kendime en uygun mesleği seçtiğimi doğrulayan bir işaret.

Çocuk edebiyatı için özellikle geleneğin sağlam bir zemin teşkil ettiğini düşünüyorum. Ne yapılacaksa onun üstüne, gerekirse onu kırıp parçalayarak ama yine de ondan yola çıkılarak inşa edilebilir. Dolasıyla beni etkileyen ve besleyen kaynaklar yerli ve yabancı özellikle klasik eserlerdir diyebilirim. Bu sene Tevfik Fikret’in yüz yılı aşkın bir süre önce yazdığı Şermin adlı unutulmaz eserini sevgili Refik Durbaş’ın günümüz Türkçesine uyarladığı haliyle yayına hazırlarken kitapta yer alan çoğu şiiri birkaç kuşağın ezbere biliyor olması ve günümüz çocuklarının da aynı zevkle okuyacak olmaları gerçekten heyecan vericiydi. Belki de Şermin’i okuyan çocuklardan yeni Tevfik Fikret’ler yetişeceği hayalidir bana bu heyecanı veren, bilemiyorum, ama kesinlikle umutlanmaya değer.

Değerli yazarlar, çizerler ve çevirmenler eşliğinde çocuk edebiyatı alanında çalışmak, üretmek, çocuk kitaplarını yayına hazırlamak benim için çocukluğumda özlemini duyduğum, hayalini kurduğum bir hayata kavuşmuş olmak anlamına geliyor. Bu anlamda kendimi çok şanslı buluyorum. Çocuklar için, onlara arkadaşlık edecek, onları avutacak, hayaller kurduracak, sorular sorduracak, düşündürecek kitaplar seçmek ve hazırlamak benim için en büyük motivasyon zaten. Kendimi hiç bitmeyecek, büyümeyecek altın bir çocukluğa hizmet ediyormuş gibi hissediyorum. Bunun bana sağladığı doyum ve mutluluk o kadar büyük ki başka bir alanda çalıştığımı hayal edemiyorum.

  • Aynı zamanda çevirmenlik de yapıyorsunuz. Bir kitabı çevirmeye nasıl karar veriyorsunuz? Sizi etkileyen unsurlar neler oluyor?

Ortaokul ve lisede yoğun bir dil eğitimi (İtalyanca, İngilizce, Latince) aldım. O yıllarda İtalyan edebiyatından seçme öyküler okurken çok etkilendiğim parçaları, hatta bazen de şiirleri, mutlaka Türkçeye çevirir, anneme ve arkadaşlarıma okurdum. Yabancı bir dilde üretilmiş eşsiz parçaları anadilime çevirmek bana büyük haz verirdi. Bazen de tam tersini, çok sevdiğim Türk yazarların ve şairlerin eserlerini İtalyancaya çevirmeye girişirdim. Utangaç  bir aşkla ilerlediğim bu süreçte annem ve öğretmenlerim bana her zaman çok destek oldular ve cesaretlendirdiler. Üniversite üçüncü sınıfta yine bir öğretmenimin teşvikiyle (ama kitabı İtalya’dan ben bulup getirmiştim!) ilk çevirimi yaptım. O günden beri, yani yaklaşık on beş yıldır, özellikle çocuk kitaplarına yoğunlaşarak, hep aynı zevk ve hevesle İtalyanca ve İngilizceden çeviriler yapmaya devam ediyorum. Son kertede aslında bunu da çocuk edebiyatı ve çocuklarımız için bir hizmet olarak görüyorum.

Bir kitabı çevirmeye karar vermeden önce mutlaka okur, bende uyandırdığı hisse göre hareket ederim. Türkçeye çevrilmesinin bir anlamı olup olmayacağını düşünürüm. Sonra onu layığıyla aktarıp aktaramayacağımla ilgili kendimi sınarım. Son olarak zamanlamaya dair plan yapıp kendimi ikna ettikten sonra, gönül rahatlığıyla çeviriye başlayabilirim.

Bahar Ulukan ve Sevim Ak’ ın ortak çalışmalarından bir kare.

  •     Türkiye’de çocuk edebiyatı konusunda neleri eksik buluyorsunuz? Sizce bu alan nasıl gelişmeli? Neler yapılabilir?

Çocuk edebiyatı tüm dünyada zamanın ve coğrafyanın sosyal, kültürel, teknolojik ve tabii pedagojik hassasiyetlerine göre değişimler, dönüşümler geçiren bir alan. Türkiye’de de çocuk edebiyatının özellikle son zamanlarda yoğun bir hızla gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz.  Baskı kalitesinden tutun, içeriğin zenginleşmesine dek birçok alanda yol katedildi. Yazarlar, çizerler, yayınevleri; herkesin bu alanda çabaları ve üretimi arttı. Fakat elbette niceliksel artış beraberinde niteliksel artışı getirmiyor ne yazık ki. Okurun da yayınevlerinin de her zamankinden daha seçici ve hassas davranması gerekiyor.

Öte yandan çocukların kitap seçimleri konusunda biraz daha özgür kalabilmelerini diliyorum. Bu konuda ebeveynlere ve öğretmenlere olduğu kadar yayıncılara da görev düşüyor elbette. Kitaplarda yer yer rastlanan “öğreten” hatta bazen “ezberleten” ses tonunun görünmez hale gelmesi gerekiyor. Edebiyatın gücünü kullanarak çocukta duyguları ve hayal gücünü tüm şiddetiyle harekete geçiren, çeşitli konularda uzak farkındalık yaratan kitapların daha görünür ve tercih edilir hale gelmesi için çaba harcamak gerekiyor. Örneğin son dönemlerde kız çocuklarına özgüven aşılayan, cinsiyetçi tutumlar konusunda farkındalık yaratan kitapların yükselişini olumlu buluyorum ve önemli bir toplumsal ihtiyacı karşıladığını düşünüyorum.

Çocuk edebiyatının, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada, konu, karakter, kurgu, anlatım, hatta biçimsel özelliklerinde dahi daima renklenmeye, kendini güncellemeye, zenginleşmeye, çocukları kendine çekmek için yeni yollar keşfetmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç bence hiçbir zaman tükenmeyecek. Bu konuda hem ülkemizden hem de dünyadan umutluyum.

  • Türk ve Dünya edebiyatında en sevdiğiniz örnekler neler? Çocuk kitapları arasında, sizin başucu kitaplarınız neler?

Günümüzde hem ülkemizde hem de dünyada çocuk edebiyatı adına çok sayıda seçkin eserden bahsedebiliriz. Ama ben hâlâ çocukken en sevdiğim kitapları başucumda bulunduruyorum, çünkü onları beni küçük yaşta edebiyatın büyüsüyle sarmalayarak belki de bugünümü çizmiş kitaplar olarak kabul ediyorum. İlk sırada, René Goscinny tarafından yazılmış ve Jean-Jacques Sempé tarafından resimlenmiş Pıtırcık serisi geliyor. Her yönüyle mükemmel bulduğum bu seriyi çocuk gerçekliği açısından çok başarılı bulurum ve okumaya hâlâ doyamam. Ardından, Küçük Vampir serisi, öncelik Matilda ve Bay ve Bayan Kıl’da olmak üzere tüm Roald Dahl kitapları, tüm Astrid Lindgren kitapları, Gianni Rodari ve Angela Nanetti kitapları, Maurice Druon’un biricik kitabı Yeşil Parmaklı Tistu, vazgeçilmez Andersen Masalları ve elbette Küçük Prens. Yine çocukluğumda beni çokça duygulandırmış ve etkilemiş Kemalettin Tuğcu (annem çok sevdiği için ben de okurdum), Gülten Dayıoğlu, Yalvaç Ural, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kitaplarını da unutmam mümkün değil. Tahmin edeceğin üzere, evin her odası gibi uyuduğum oda ve başucum da çocuk kitaplarıyla dolup taşıyor !

Gözde Akoğlu

 

Zerrin Doğança Küçük ile Röportaj

STEM ( Science – Technology – Engineering – Maths ) bilim temelli bütüncül bir eğitim modeli. bu model ile çocuklar gerçek hayatta karşılaştığımız problemlere portatif çözümler üretiyorlar. Klasik eğitim modellerinin ötesinde, ürettikleri ürünün her adımında aktif rol alıyorlar, deneyimleyerek öğreniyorlar. Boğaziçi Üniversitesi Temel Eğitim Bölümü hocalarından, aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi STEM merkezi yardımcı direktörü Zerrin Doğança Küçük ile STEM üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumlalar !

İlk olarak kendinizi tanıtmanızı isteyeceğim.

Merhabalar! Ben Zerrin Doğança Küçük. BAU STEM’de yardımcı direktörüm. Boğaziçi ilköğretim matematik öğretmenliği, yan dal olarak da fen bilgisi öğretmenliği mezunuyum. Mezun olduktan 1 yıl boyunca bir özel kurumda lise ve ortaokul seviyesinde matematik öğretmenliği yaptım. 1 yılın ardından Boğaziçi’ne geri döndüm. Hedefim her zaman akademiye dönmekti.  Boğaziçi’nde ilköğretim bölümünde yüksek lisansa başladım. İlköğretim bölümünde o zamanlar ilköğretim matematik, fen bilgisi öğretmenliği ve okul öncesi öğretmenliği vardı. Okul öncesi ile ilk tanışmam burada oldu. Yüksek lisans yaparken pek çok alanda okul öncesi ile beraber çalıştık. Daha sonra master ve doktoramı Boğaziçi’nde çevre enstitüsünde yaptım. Şimdi öğretmenlik ile çevre bilimlerini ilk olarak bağdaştırılmıyor . hatta master hocalarım biz burada deney yapıyoruz araştırma yapıyoruz çevre ile uğraşıyoruz sen ne yapacaksın diye sordular. Ancak şöyle bir durum var, çevre enstitüsü doğa ile bilim ile çalışıyor, fen bilgisi ve matematikle uğraşıyor e eğitim de bir bilim. Biz bu bilimleri birleştirebiliriz diye anlattım. İkna ettim. Eğitim fakültesinden çevre bilimleri enstitüsüne master ve doktoraya kabul edilip mezun olan ilk kişi benim. Sonrasında ilgisi olan başka kişiler de bu yoldan devam ettiler. Daha sonra doktora sonrası çalışmalarım için Boğaziçi’ nde ilköğretim bölümünde devam ettim. Burada Ebru Muğaloğlu ile çalıştık. Ebru hocam okul öncesine fen ve matematik dersleri veriyordu. Sonrasında Bahçeşehir Üniversitesi’ne STEM merkezi kuruluyordu ve ben de buraya dahil oldum.

STEM ile nasıl tanıştınız ? Doğa bilimlerinden biraz farklı bir alan aslında STEM

STEM doğa bilimlerinden biraz daha farklı, evet. STEM, İngilizce bir kısaltma. Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematiğin kısaltması. Mühendislik hariç hepsi okul müfredatlarında var. Mühendisliği de içine alması ve bu dört temel bilimin birbiriyle bütünleşerek işleniyor, üretiliyor olması benim ilgimi çekiyordu. Bütünsel oluşu, süreçte yaşayarak, her adımını deneyimleyerek çocuğun yeni bir ürün oluşturması zevkli bir eğitim süreci oluşturuyor. Geleneksel eğitim anlayışından uzak, öğretmenin sadece destekleyici olduğu ama müdahale etmediği bir ortamda çocuklar üretim yapıyorlar. Hata yapıyorlar, düzeltiyorlar, araştırıyorlar… Süreç gelişiyor ve kendileri ürün üretiyorlar. Özellikle okul öncesinde bu bütünsel süreci daha net yapabiliyoruz çünkü ana okulunda herhangi bir branşa ayrılmıyor çocuklar. Bir öğretmen tamamen bütünsel yaklaşmak zorunda kalıyor bir anlamda.

Peki STEM’in Türkiye serüveni hakkında neler söylemek istersiniz ?

STEM Amerika’da doğuyor. Ciddi bir devlet desteği alıyor. Hatta belki hatırlarsınız Obama’nın videoları vardı, okullara gidiyordu, süreci izliyordu. Ciddi önem veriyorlar. Bunun sebebi de, aslında bilim insanı olmayı, Amerikalılar tercih etmiyor. Mühendisleri , bilim insanları genel olarak beyin göçü ile Amerika’ya yerleşmiş insanlar. Bize bakıldığında da durum tam tersi. Bizde mühendis çok ama üretim yok. Türkiye’de STEM bu durumu değiştirmek, eğitim kalitesini artırmak, üretim yapabilmek için buraya geliyor. Türkiye’ye gelişi de Sencer Hoca ( Sencer Çorlu ) ile oluyor. Sencer Hoca 2004’de Amerika’dan doktora derecesi ile mezun oluyor. Teksas’ta aynı BAU STEM’de kurduğumuz gibi bir merkezde çalışıyor. Öğretmenlerin aktif olarak STEM uygulamalarına katıldığı bir merkezde çalışıyor.  Amerika’da bir yanda bunlar olurken, Türkiye’de durum farklı tabii arada eğitim anlayışı açısından büyük farklar var. 2004’te Türkiye’ye döndüğünde bir konferansta STEM’i anlatıyor. Sonra Stem fikri yayılıyor ve o günden beri gelişmeye devam ediyor  Türkiye’de.

Bizim hedeflerimizden biri, bütünleşik öğretmenlik modelleri oluşturmak. Biz Stem eğitimi uygularken, tüm branşların birlikte çalışması gereken bir alan kuruyoruz. Bir matematik öğretmeni ve fen bilgisi öğretmeni , ürün oluştururken beraber çalışmalı. Branşlar birbirinden destek almalı. Biz bunu sağlamaya çalışıyoruz, bütünleşik öğretmen modeli ile.

Erken çocuklukta STEM eğitimi nasıl oluyor ?

Stem, kısaltmasındaki temel bilimlere uygun uygulamaları okul öncesi çağda adım adım uyguluyoruz. Mesela çocuklara bir hikaye içerisinde temel bir problem sunuluyor ve çocuklar da buna bir çözüm üretmeye çalışıyorlar. Temelinde süreç bu. Problemi çözebilmeleri için STEM içeriğindeki tüm alanlara ihtiyaçları oluyor. Feni, teknolojiyi, bilimi, mühendisliği birleştirerek bir çözüm üretiyorlar. Süreçte öğrendikleri kelimeler ile sonra bunu aktarıyorlar. Örneğin tüm bunları anlatırken kullandıkları ‘portatif’ kelimesi aileleri çok şaşırtıyor ya da çocuğum bu yaşta barajın nasıl çalıştığını nasıl anlıyor diye şaşırıyorlar. Şuana kadar, biz bir özel kurumla program geliştirdik. Bu programı Boğaziçi’nden öğretmen adayları ile Stem merkezinde hazırladık. Bu özel kurumun farklı illerdeki okullarında program uygulandı. İlk önce öğretmenler ile çalıştık. Stem nasıl uygulanabilir ? Süreçte öğretmenin rolü nasıl olmalı gibi. Sonrasında onların deneyimleri ile temalar tasarladık. Bilim, teknoloji, matematik ve mühendislik temelinde olan bu temalar çocukların dünyasına uygundu. Bu temalarda çocuklar aslında bu temel bilimleri en basit halinde öğrenmeye başladılar. Çocuklar süreci kendileri oluşturdular, kendileri ürün oluşturdu.

Ayfer Gürdal ile Röportaj

Uzun zamandır çocuk kitapları yazan, aynı zamanda da Boğaziçi Üniversitesi Temel Eğitim Bölümü’ nde çocuk edebiyatı dersi veren Ayfer Gürdal ile, erken çocukluk ve edebiyat üzerine bir söyleşi yaptık. Keyifli Okumalar !

  • Çocuk kitapları ile ilgilenmeye ne zaman başladınız ? bu süreçte etkilendiğiniz, sizi motive eden kaynaklar neler oldu ? ( hayatınızdaki değişimler, etkilendiğiniz yazarlar vs. )

 

İlk çocuk kitabımı yazma dürtüsü kızım Zeynep’e okuduğum kitapları beğenmemem ve yurt dışındaki kitaplara imrenmem ile başladı. 1996 yılında ilk çocuk kitabım Doğum Gününde Gelen Ağaç yayımlandı. Sonra bu alanda çok faydalı olabileceğimi gördüm, çocuk kitaplarımın sayısı arttı. Okurlardan teşvik geldi, bu benim sürdürmemi sağlayan faktör oldu. Konunun içine girdikçe önemini, derinliğini anladım.Kendi yetersizliğimle yüzleştim ve tekrar ALES sınavına girip eğitim hayatına geri döndüm. Boğaziçi Türk Dili Edebiyatı Yüksek Lisans programını 2010 yılında 57 yaşında iken tamamladım.Tezim “Türk Çocuk Edebiyatında Engellilerin Temsili” 2011 yılında Oğuz Tansel Çocuk yazını Araştırma Ödülü’ne  layık görüldü. Geriye dönüp düşündüğümde çocuklara zarar vermemek, yaptığım ise bilinçle ve bilgiyle yaklaşmak gayreti tüm çabalamamda etkili faktör olmuş.  Sonra Boğaziçi’nde çocuk edebiyatı dersleri vermeye başladım. Bu sefer çabam ve okumalarım  öğrencilere alanının en iyi örneklerini göstermek, tanıtmak yolunda oldu. Öğrencim olanlar yakından bilir ki ben her ders okula tekerlekli bavulla gelirim. Yurt dışındaki öğrenci hangi örneği görüyorsa benim öğrencim hem o örneği görür hem de yurt içindeki en iyi örnekleri görür. İşte bu güncel kalma çabası da beni motive eden diğer bir kaynak.

Çok etkilendiğim yabancı yazarları sayayım , böylece büyük çoğunluğu sevgili arkadaşım olan Türk yazarlarını ayırmamış olurum.

Jules Verne, Louisa M. Alcott ( Küçük Kadınlar -Küçük Erkekler’in yazarı), Johanna Sypri (Heidi’nin yazarı), Pollyanna’nın yazarı Eleanor H.Porter çocukluk kahramanlarım.

Çocuk edebiyatında değişik örnekler okudukça Lois Lowry, Katherine Paterson, Michael Ende ve Astrid Lindgren hayranı olduğum yabancı yazarlar olarak gönlümde yer etti.

 

  • Kendi mesleğini yapmayı tercih etmeyip, çocuk edebiyatı ile ilgilenmek isteyen kişilere neleri önerirsiniz ?

 

Bu zor bir soru. Çünkü hepimiz günün sonunda geçimimizi sağlamak zorundayız. Sadece çocuk kitapları yazarak bir yaşam kazanmak imkansıza yakın.  Ama alanı seven bir kişi, çocuk kitapları editörlüğünü düşünebileceği gibi, üniversitede çocuk edebiyatı alanında ilerlemeyi de düşünebilir. Çocuk edebiyatı çevirisinde uzmanlaşmak olabilir.Ana okulu öğretmenliği çocuk kitapları ile iç içe olmayı gerektirir. Seçeneklerden biridir. Tabii, Türkçe öğretmenliği de bir diğer seçenektir. Ama temeli sağlam tutması ,çok ve çeşitli kitapları okuyarak kendini yetiştirmesi olmaz ise olmazdır.

 

  • Çocuklar ile birlikte kitap okurken nelere dikkat etmek gerekir, ne zaman kitap okumaya başlamak gerekir ve bu süreç nasıl ilerler?

 

 Derslerde de anlattığım gibi, çocuk başını tutabildiği andan itibaren çocuğun başını ebeveynin kalbine dayayarak çocuk kitabı okunmaya başlanması tavsiye edilir. Tabii burada kastedilen kocaman bir kitap değil, her sayfasında bir resim olan ince bir kitaptır. Önemli olan her gün düzenli  olarak bu vaktin ayrılması ve ebeveynden gelen sıcaklık ile kitap arasında bilinçaltı bir ilişkinin kurulmasıdır. Vurgulamak isterim ki bu aşamada çocuk ASLA zorlanmaz, en ufak bir sıkıntı belirtisinde kitap kenara konur,üzerinden 2 saat geçtikten sonra tekrar denenir. Çocuğa saygı, onu isteklerine kulak vermek birinci önceliktir. Zorlanmadan kitaba alışan çocuk, bir süre sonra kendisi “oku” diye talep eder.  

Süreçte iyi kitaplarla çocuğu buluşturmak ve 7 yaşın sonuna kadar resimli kitaplardan şaşmamak esastır. Bir de kimi çocuklar örneğin yatarken hep aynı kitap okunsun isterler. Bu isteğe de saygı duymak gerekir. Çocuğa okunmasını istediği kitabı seçtirmek saygının bir belirtisidir. Bu kitap alışverişinde çocuğa da söz hakkı tanımak demektir. Son olarak çocuk doğduğu anda erişebileceği yerde kitap olmalıdır. Bu yerde bir sepet içinde de olabilir. Çevresinde kitap ve okuyan büyükler gören çocuk, “üzüm üzüme bakarak” deyiminde olduğu gibi okuyanlara bakarak okumayı seven çocuk olur.

 

  • Erken çocuklukta kitap okumaya başlamanın uzun vadede etkileri nasıl olur ? Gelişimsel süreci nasıl etkiler ?

 

Erken çocuklukta okumaya başlayan (daha doğrusu kendisine düzenli kitap okunan) çocuk 4 alanda kendisine kitap okunmayan çocuktan farklı gelişir.

Dil gelişimi hızlıdır.Cümle yapısı düzgün, kendini ifadesi  gelişmiş ve kelime hazinesi zenginleşmiş olur.

Dil gelişimi ilerde olunca bilişsel gelişimi de ilerde olur. Hele okumalar kavramsal kitapları da içermişse (renkler, sayılar, büyüklük/küçüklük, mevsimler, yerler,gibi) bu fark daha da belirginleşir.

Dil ve kavramsal gelişimin yanı sıra sosyal gelişimi de etkilenir.

Yardımlaşma, paylaşma, korkular, yeni deneyimler hep okunan kitaplar aracılığı ile dillendirilebilen, inşa edilebilen, üzerinde sohbet edilebilen olgular olarak ortaya çıkar. Sosyal gelişim böylece desteklenir. Çocuk kendini daha iyi tanır ve ifade eder.

Son olarak Kişilik gelişimi de kuşkusuz çok olumlu etkilenir. Burada Cahit Kavcar Hoca’yı anmadan geçmek olmaz.

“Kişilik gelişmesi, her insanın kendi eğilimlerine, yeteneklerine göre gelişmesi, hayatta karşılaştığı yeni şartlara göre izleyeceği yolu kendi seçmesi demektir.Böyle bir hayat ve eğitim anlayışı, insanda çok çeşitli duyma , düşünme ve hareket etme bilincinin bulunmasını gerektirir. İşte edebiyat bu bilinci uyandırmaya yarayan araçların başında gelir.” (Kavcar,1999,Edebiyat ve Eğitim)

İşte çocuk edebiyatının, iyi çocuk kitapları okumanın yararı buradadır. Kendininkilerden başka dünyalar, duygular, düşünceler olduğunu okudukları değişik eserlerden öğrenen çocuklar hem daha hoşgörülü, hem daha kucaklayıcı olurlar hem de kendilerini dünyanın merkezi görmezler. Sevgi dolu ilişkiler kurma şansları daha yüksek olur. Karşılaştıkları sorunların üstesinden gelme olasılıkları daha yüksek olur.

Yazar hakkında ayrıntılı bilgi almak isterseniz kişisel İnternet sitesi;

http://www.ayfergurdalunal.com/

 

Sumru Özsoy ile Röportaj | Selen Yavuz

​Türkiye’deki işitme engellilerin sayısı rapordan rapora değişiyor. Birleşmiş Milletlerin raporuna göre Türkiye’de 2,5 milyon işitme engelli birey yaşıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1998 yılındaki raporuna göre ise Türkiye’de 400.000 işitme engelli birey yaşıyor, bunların 120.000’i çocuklar ve sadece 7.000’i okula kayıtlı.  

http://turkisaretdili.ku.edu.tr/en/tid.aspx
Boğaziçi Üniversitesi’nde işaret dili ve yapısı üzerine araştırmalar yapan ve dersler veren çok saygıdeğer Sumru Özsoy ile işaret dili ve Türkiye’deki işitme engelli bireylerin karşılaştığı sorunlar üzerine bir sohbet etme şansı bulduk. 

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de ulusallaştırılmış ortak bir işaret dili yok, bu konuyu biraz açabilir misiniz?
Şöyle söyleyeyim, Türkiye’de ortak bir işaret dili yok varsayımı yanlış olur. Ortak bir işaret dili var. Nasıl ki Türkçemizde ağız farkı varsa, işaret dilinde de ona benzer yöreden yöreye ya da kişinin eğitim düzeyine bağlı olarak değişen işaret farklılıkları olabiliyor. Ancak bu işaret diliyle anlaşan iki kişi arasında bir sıkıntı çıkarmayacaktır. Bununla ilgili hep şu örneği veririm mesela “bardacık” desem bilir misiniz? 
Hayır bilmiyorum, nedir?
Ege yöresinden gelseydiniz bilirdiniz mesela. İncir demektir. Ama bu Egelilerle anlaşamayacağımız anlamına gelmiyor değil mi? 
Türkiye’de işitme engelliler için öğretmen yetiştiren lisans/mastır/doktora programlarını barındıran Anadolu Üniversite’sinde öğretmenlere işaret dili öğretilmediğini biliyoruz. 

Bu bahsettiğiniz eğitim sistemi içinde kabul edilemeyecek bir durum bunun farkındayız. Geçtiğimiz seneye kadar işitme engelli öğrencilere eğitim vermek üzere yetişen öğretmenler 4 senelik lisans ve takibindeki süreçte hiç işaret dili öğrenmiyorlardı. Bunun çok yanlış olduğu çok uzun yıllardır söyleniyor ancak her programın kendine özgü bir yöntemi vardı. Ancak şimdilerde YÖK bu duruma el attı ve en azından şimdi işitme engelliler öğretmenliği okuyan öğrenciler için lisans kapsamında bir sene süresince işaret dili dersi alacaklar. Gelin görün ki, bir yabancı dili yoğun hazırlık programlarında bile yalnız İngilizce üzerine yoğunlaşıp bir senede öğrenmek zordur. Siz İngilizceyi bir senede mi öğreniyorsunuz? İlkokuldan başlayıp hazırlığa kadar her sene İngilizce görüyorsunuz ve hala tam olarak öğrenemeyebiliyorsunuz. Ama hiç olmazsa bir yıl başlangıç 

Benim YÖK’te çalışırken kendi deneyimimi paylaşayım. İşitme engelliler okullarından birine ziyarete gittiğimde hiç tahmin etmedim işaret dili bilmiyor olabileceklerini. Oradaki bir öğretmenden öğrendim ki Anadolu Üniversitesinin işitme engelliler için öğretmen yetiştiren bölümünden mezun olup atanmışlar ve işaret dili bilmiyorlar. Kendisi “Sınıfa girdikten 20 dakika sonra son dört senemi çöpe attığımı gördüm.” dedi. Ben de durumu orda anlamıştım. Şimdi en azından YÖK bunu gerekliliğini kabul etti ve bir sene boyunca derslere ek olarak işaret dili öğretilecek. 
Bu noktada uygulama farklılığından ötürü Anadolu Üniversitesi yıllardır programında işaret diline yer vermedi sanıyorum ki. Yani çocukların konuşturulması desteklendiği için ve işaret dili öğrenmenin konuşmaya engel olacağı düşünüldüğü için böyle bir durum ortaya çıkıyor. 

Evet, işitme engellilerin eğitimi üzerine batı yöntem açısından ikiye ayrılmış durumdaydı. Bunlardan bir tanesi işaret dilinin kullanımı, diğeri de oralist dediğimiz işitme engellilerin konuşturulması üzerine olan yöntem. Anadolu Üniversite’sinin yöntemi oralist yöntem üzerine kuruluydu. Ancak şimdi bütün eğitim sisteminde kabul edildiği gibi bütüncül bir yaklaşım izlenilmeye çalışılıyor. Konuşabilen işitme engelli öğrenci de işaret dilini kullanan öğrenci de bu sistemin içinde yer alabilmelidir. Ayrıca konuşmak için sarf edilen zaman ve enerji aktarımı yavaşlattığı durumda işaret dilinin kullanımı büyük önem taşıyor.

Bizim üniversitemizde işitme engelli öğrenci var mı ve onlara ne gibi kolaylıklar sağlanıyor?
Bilmiyorum farkında mısınız ama işitme engelli öğrencilerin 4 yıllık bir bölüme girme oranları çok çok çok düşük. Zaten bu öğrenciler de genellikle Anadolu Üniversitesinin İşitme Engelliler Entegre Yüksek Okulu’nu tercih ediyorlar. Bizim üniversitemizde şimdiye kadar 2 ya da 3 tane oldu. Benim tanıştıklarımdan bir tanesi 14 yaşından sonra yüksek bir yerden düştükten sonra işitme engeline sahip olmuş ve o zamana kadar dili oturtmuştu tabi ki. O kulaklıkla işitme sorununu çözebiliyordu. Bir de doğuştan işitme engelli bir öğrencimiz var. Kendisinin hikayesi biraz enteresan, kendisi bir toplantımızda bahsettiği için anlatıyorum. Kendisiyle muhabbet ettiğinizde işitme engelli olduğunu anlamıyorsunuz katiyen, çünkü ikizi kendisini rahat bırakmıyormuş. İkizi kendisine iyice öğretmiş her şeyi. Bütün ailesi çok yardımcı olmuşlar ona. Şimdi düşünün ÖSS gibi bir sınava girip Boğaziçi’ni kazanabilmiş. 
Bildiğimiz gibi dilin kazanıldığı kritik bir zaman var, işaret dilinin desteklenmediği durumlarda dil ve her şeyin bir anlamı olduğu bu çocuklara nasıl anlatılıyor? İşitme engelli çocuklarda kelime ve kavram şemaları nasıl oluşuyor? 
İşitme engellileri iki sınıfa ayırma gerekiyor. Bunlardan bir tanesi işitme engelli anne babaya doğan işitme engelli çocuklar, diğeri işiten anne babaya doğan işitme engelli çocuklar. Baktığınız zaman ilk bahsettiğim çocuklar şanslı, çünkü dilin var olduğu bir ortama doğuyorlar. Ailenin eğitim ve sosyo-ekonomik gelir düzeyine bağlı olarak, gelişim gösterebiliyor ve doğduğu andan itibaren işaret dilinin kullanımı tetikleniyor. Esas şanssız olanlar ikinci bahsettiğim çocuklar oluyor. Bu durumlarda, maatteessüf, aile bilmediği için çocuklar okula gidene kadar home-sign dediğimiz çok kısıtlı bir sözcük dağarcığı içeren bir yöntemle anlaşıyorlar. Bildiğiniz gibi sözcük dağarcığının kısıtlı olması da çocuğun bilişsel gelişimine engel oluyor. Okula gidene kadar dilsel bir girdi alamıyor çocuk. Eğer işitme engelliler okuluna giderlerse, okulda öğreniyorlar işaret dilini. Her okulun kendine özgü bir işaret dili var, öğretmenler bilmiyor ancak çocuklar kendi aralarında çok güzel anlaşabiliyorlar. Şimdi MEB birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar işitme engelli öğrenciler için işaret dili dersi koydu. Hatta derste kullanılacak bir işaret dili kitabı çıkardı. Ancak onun da uygulamasında hala sorun var. Şöyle ki, işaret dili dersini verecek öğretmenler yazın 3 ya da 4 haftalık bir seminere katılıp birtakım işaretleri öğreniyorlar. Ancak cümle kurmayı ve dilin yapısını öğretmek için işitme engelli bir öğretmen almak gerekiyor. Burada da sorun şu ki, Türkiye’de hiçbir engellinin öğretmen olarak ders verme ehliyeti yok. Bu noktada da işitme engellilere tanınacak uzman öğretmenlik gibi bir durumdan söz ediliyor ancak MEB bunu devreye soktu mu bilmiyorum. Ancak şimdi hiç olmazsa bir ders kitabı çıktı, ilk uygulama yapıldı. En azından bir ilk adım var.
Bizler okul öncesi öğretmenleri adayları olarak mesleğe başladığımızda gerek azınlık öğrencilerle dil farkını nasıl aşabiliriz ve okullarımızda işitme engelli öğrencilere nasıl yardımcı olabiliriz?
Eğer MEB’e atanacaksanız her kurumun belli kuralları var. Siz bu kurallar içinde kendi sorumluluklarınızı bilerek ve özveriyle yaklaşmalısınız. Bir tarih öğretmenine kurum bu kitabı okutacaksınız dediğinde, bunu genişletmek öğretmenin kendi sorumluluğundadır. Bahsettiğiniz iki farklı grubun eğitimi farklı olmalıdır haliyle. Batıda kaynaştırma eğitime başvurulduğu için burada da o uygulanıyor. Avrupa’da eğitim sistemlerinde de farklı uygulamalara gidilebiliyor. Engelli bir öğrencinin bulunduğu kaynaştırma sınıflarda iki öğretmenin birlikte çalışması gibi. Ancak her dersi işaret diliyle anlatabilecek öğretmen bulmak her zaman çok kolay olmayabiliyor, o zaman da sınıfta bir çevirmen bulunması gerekiyor. Batı kendi eğitim sistemine kaynaştırmayı entegre edebiliyor, bakalım Türkiye’de de ders için ilk adımlar atıldı. Umarız uzman öğretmenler de yetişecek. Bu alanda duyarlılığı olan öğretmen adaylarının kendilerini ona göre yetiştirmesi gerekiyor. Bizim okulumuzda 2 dönem işaret dili dersleri açılıyor. İsteğe göre 3. kuru da açıyoruz. Bir dili öğrenmenin yolu pratikten geçer elbette. Bunun için işitme engellilerin dernekleri ve kafeleri var. Aklıma gelenlerden bir tanesi Beşiktaş’taki Dem kafe. Kendisini geliştirmek isteyen öğrenciler buralardan insanlarla tanışıp pratik yapmalıdır.
Türk işaret dilinde fizik, kimya, tarih gibi akademik terimleri aktarabilecek işaretler yok. Bu terimleri de dile katacak olanlar yine dilin kendi kullanıcıları olmak durumunda. İyi eğitim almış öğrencilerin özel eğitime yönelmesi çok önemli. Okulumuzda da görebileceğiniz gibi, umarız üniversitelerdeki sayıları daha da artar, görme engelli öğrenciler ÖSYM gibi bir sınava girip üniversiteyi kazanabiliyorlar. Ancak işitme engelli öğrencilerin bu üniversiteyi kazanabilme sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Özellikle bu çocukların eğitimine yönelmek çok önemli. 
Dil farklılığı yaşadığınız azınlık öğrencilerinin eğitimde ise ilk adım Türkçe’yi onlara öğretmek olmalı. 

Ali Varol ile Röportaj | Gözde Akoğlu

15415959_10211680449035229_1618369837_n  Boğaziçi Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Programı 2015 mezunu ve şu anda da aynı alanda yüksek lisans yapan Ali Varol ile bir röportaj gerçekleşirdik. Bu röportajı yapmamızdaki amaç, özellikle üzerinde durduğumuz High/Scope, Waldorf  ve Froebel eğitim yaklaşımları ile psikolojik danışmanlık ve terapi gibi konuların ne gibi noktalarda benzerlik gösterdiğini anlamak ve bu eğitim modellerini danışmanlık gibi konularla destekleyip pekiştirerek nasıl daha iyi verim alabileceğimizi ön görebilmekti.

Yaptığımız röportaj sonrası çocuklara yaklaşım, oyun, eğitimciler ve aile ilişkisi ve çocuğun yararına bir rehberlik süreci gibi konular hakkında oldukça faydalı bilgiler edindik. Kendisine, bizlere vakit ayırıp sorularımızı cevaplandırdığı için teşekkür ediyoruz.

Gözde Akoğlu’nun hazırladığı ve Ali Varol’un cevapladığı röportajımız şöyle;

  • Çocuk ve ergen grubu ile çalışırken genelde nasıl bir tedavi/rehabilitasyon süreci oluyor ?

-Önce çocuğun doğal ihtiyaçlarını görmeye, onu tanımaya yönelik; direktif olmayan oyun ortamında çocuk gözlemlenir. İhtiyaç analizi sonrası danışman ve çocuk arasında güven sağlanmaya çalışılır. Her türlü etkinlik çocuğun seçtiği oyuncağa/oyuna göre uyarlanır ve çocuk eğlenerek öğreneceği bir sürecin içine girer. Bu sürecin başında sürecin amacı çocuğa açıklanır, çocuğun hali hazırda keyif aldığı oyundan aslında bir şeyler öğrendiğinin farkına varması sağlanmaya çalışılır.

  • Çocukları tedavi amaçlı doğaya yönlendiriyor musunuz?

-Arkadaşları ile birlikte birlikte vakit geçirebilecekleri, sosyalleşebilecekleri yerlere yönlendiriyorum. Ancak ekoterapiyi direkt olarak kendi çalışmalarıma henüz dahil ettiğimi söyleyemem, doğayı aile ve çocuk yaşantısına dolaylı olarak dahil etmeye çalışıyorum.

  • Doğa ile etkileşimin çocuklar üzerinde nasıl etkileri var ? Bugüne kadar neler gözlemlediniz?

-Doğa ile etkileşim içinde olan çocuklar gözlem yapmayı, olayların neden sonuç ilişkilerini görmeyi, tümden gelim ve tümevarım gibi yöntemleri günlük yaşantılarında daha rahat kullanırlar. Bu etkileşim durumunun onların ruh hallerine de olumlu bir etkisi olur.

  • Aile ile iletişimde, doğaya yöneltiyor musunuz ? Çocuk ve aile bağlarının kurulmasında doğanın olumlu etkileri neler ?

-Az önce bahsettiğim gibi, doğa ile etkileşimin çocuklara ve yetişkinlere bir çok faydası var. İşimiz gereği ailelere çocukları ile birlikte vakit geçirmeleri yönünde her zaman teşvik ediyoruz. Vakit geçirebilecekleri ortamlara örnek olarak verdiğimiz seçenekler arasında doğada spor yapmaları ve oyun oynamaları da yer alıyor ancak doğa üzerine ne yazık ki vurgu yaptığımızı söyleyemem.. Çünkü günlük hayatta, hele ki İstanbul gibi bir şehirde bu aileler için bazen çok zor olabiliyor. Mümkün olan senaryoda ise çocuklar ile birlikte geçirilen vakit hem ebeveynler hem çocuklar için daha anlamlı ve eşsiz benzersiz oluyor. Çocuklar bu günleri daha iyi hatırlıyor, aile onları alış veriş merkezine götürdüğünde bunu kayda değer bir hoş vakit geçirme olarak görmeyebiliyorlar. Çocuklar da doğanın onlar için ne kadar önemli olduğunun aslında farkındalar.

  • Aile içinde bireylerin birbirine saygı duymamaları ve iletişimsizlik çağımızda ki en önemli sorunlardan biri. böyle durumlarda doğa ile iletişimde olmak nasıl etkiler?

– Doğadaki insanoğlu kendi ihtiyaçlarını daha iyi analiz ediyor, yaptığı her ne ise daha çok keyif alıyor ve doğada bulunmaları yaşadıkları anı daha anlamlı kılıyor. Bununla birlikte insan ilişkileri de elbette bu durumdan olumlu etkileniyor, insanlar doğanın içindeyken karşısındakileri duymaya ve anlamaya daha çok açık oluyorlar. İletişimleri de daha kaliteli ve anlamlı oluyor, doğal olarak birbirlerine daha çok saygı duyuyorlar.

  • Aile içinde bireylerin kendini ve diğerlerini tanımaları, birbirlerine karşı farkındalıklarının artması için neler yapılabilir?

– Aile fertlerinin dinlemeyi öğrenmeleri bunun için ilk adım. Artık birbirimizi dinlemez olduk, her geçen yıl daha narsist bir nesil türüyor. İletişim kanallarının açılması için her bir ferdin önce körelen becerilerini geliştirmeye yönelik, günümüz koşullarında ekstra, çaba harcaması gerekiyor.

  • Çocuğun kendini tanıması için neler öneriyorsunuz?

– Çocuk yapmaktan keyif aldığı şeylerin farkına varmalı. Nerelerde iyi nerelerde kötü yerine nerelerde daha mutlu nerelerde daha çok sıkılıyor onu görmek lazım. Kendisini eksik gördüğü yanları geliştirirken güçlü yanlarını nasıl destekleyici mekanizma olarak kullanır onu görmesine yardımcı olmak lazım. Çocuğun kendini tanıması açısından en önemli adım güçlü yanlarını bilmesi olur.

  • Aile ile iletişim nasıl olmalı?

– Aile ile iletişim her zaman açık olmalı ancak çocuğun anlattığı şeyleri çocuğun izni dahilinde olmadan aile ile paylaşmamakta fayda var. Elbette etik olarak bu durumun ihlal edilmesi gereken bazı haller var, çocuğun kendine veya bir başkasına zarar verme ihtimali gibi. Aile ile iletişime geçerken bazen bu kuralları onlara da hatırlatmak ve dediğim gibi açık olmak gerekir. Bu hem danışmanı, hem çocuğu, hem aileyi, hem de terapi sürecini koruyan önleyici bir kod.

  • Terapilerde oyunun yeri nedir? Çocuklar üstündeki etkileri nelerdir?

– Yetişkinlerle oturarak, 50 dakika boyunca hiç hareket etmeden konuşarak terapi yapabilirsiniz. Ancak bu çocuğun doğasına aykırıdır. Çocuk oyun oynamak ister. Oyunu çocuk ile iletişimde bir araç olarak kullanırız. O bağlamda oyun çocuk terapisinin merkezindedir diyebilirim. Çocuk size oyunla güvenir ve asıl önemli olan bilgileri toplamanıza oyun yolu ile izin verir. Oyun ile öğrenir, oyun ile gelişir, oyun ile büyür.

  • Oyun nasıl yönlendirilmeli?

– Ben başlangıçta tamamen non-direktif olmayı tercih ediyorum. Çocuk bırakın kendi istediği oyunu oynasın. Zamanla, aranızdaki güven ilişkisi kurulduktan sonra oyunu belirleme yönünde siz birkaç düşünce öne sürebilirsiniz. Bazen kritik konularda ise ‘bu hafta hadi benim oynamak istediğim oyunu oynayalım’ gibi oldukça direktif bir şekilde o önemli konunun işleneceği oyuna yönlendirilebilir çocuk. Ama dediğim gibi bu terapi sürecinin akışına bağlıdır.